28 Aralık 2018 Cuma

Kitaplar Arası 2 - Düşüş - Dünya Döndükçe



Bir Levanten’in Beyoğlu Anıları’nda kitabın yazarı Giovanni Scognamillo’nun 10-12 yaşlarında çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı var. Çocuk Scagnomillo bir bisiklet üstünde ve mutlu bir ifadeyle gülümsüyor; fotoğrafın altında şöyle yazıyor “Bisikletin arkasında beni tutan babam var”. Bu cümleyle birlikte başka bir fotoğrafı hatırlıyorum. Kendi fotoğrafımı… Ben de bisiklet üstündeyim fotoğrafta ve bisiklet benden iki-üç misli daha büyük. Ellerim gidona güçlükle uzanmış. Ağlıyorum. Korkmuşum. Çünkü iki yaşındayım ve her an beton zemine çakılabilirim ve arkada beni tutan bir babam yok. O, yani babam fotoğrafı çekiyor, nasıl bir ustalıkla beni boyumdan üç misli büyük iki tekerlekli bir bisikletin üstüne yerleştirmiş ve dengede kalmamı sağlamış bilmeme imkan yok, fakat çok eğlenmiş olmalı. Sonrası… Fizik kuralı : pedal çevirmezsen düşersin. Düşüyorum. İlk kez o gün dibe vuruyorum.


2

Dünya Döndükçe

Bir matkap sesi beni okuduklarımdan ayırıyor. Tam da sessiz bir yer buldum derken şehrin göbeğinde. Kitabı yana bırakıyorum. Aklıma, üst kat komşunun bir ay süren ama bana bir ömür gibi gelen tadilatı geliyor. Yine üst kattan fakat karşı dairenin patlayan su tesisatından sızan suyun bizim dairenin mutfak duvarında sinsi bir kanser hücresi gibi yavaş yavaş yayıldığını da hatırlıyorum. Bir matkap sesi beni gömüldüğüm kitaptan çekip aldı ve sıkıntılı hatıraları canlandırdı hızla. Matkap sadece bana şehir hayatının cefalı yaşantısından kesitler hatırlatmakla kalmaz bir de ne kadar beceriksiz biri olduğumu hatırlatır. Ben matkap kullanamam. Çocukken ayakkabılarımı da bağlayamazdım. Babam çok kızardı. Büyüyünce öğrendim. Babam matkap kullanırdı. Gıptayla bakardım matkabı nasıl kullandığına. Şimdi kitap okurken duyduğum matkap sesi içimde büyüyor şehirde yaşama mücadelesinin bendeki eksik, tahammül edemediğim yanlarını hatırlatıyor. Oysa ne güzel kopmuştum içine girdiğim sayfalarda. Yanıbaşımda, rüzgarın dallardaki hışırtısına, taş köprüden hızla geçen araçların asfalttan oluşan lastik seslerine yaslanan penceremde ne kadar mutlu ve huzurluydum. Demekki en küçük bir dokunuşla tuzla buz olacak fildişi bir kulede oturuyormuşum. Kristal bir şişenin her an kırılma olasılığında eğreti bir zamanın gerçekliği… Düşsel bir yermiş içine girdiğim. Fakat tekrar dönmem gerekiyor. Israrla…Yılmadan… Bu dünya döndükçe matkaplar da dönmeye devam edecek.

26 Aralık 2018 Çarşamba

Cadde-i Kebir'de Cinslikler



Leon’daki Nathalie Portman masumiyeti, Leon’un elindeki son nefesinde bile bırakmadığı çiçek insanın içindeki iyiliği ifade ediyordu, evet, Leon’un çiçeği filmin temel metaforuydu, böyle düşünmüştük. Ya, Paramparça Aşklar ve Köpekler, orda değişik bakış açıları vardı, uzun bacaklı bir top modeli, köpeklerinin vahşi duygularını körükleyip onları döğüştüren gençleri, hayata kağıt toplayarak ve sokak köpekleriyle arkadaşlık ederek tutunan sokak köpeklerinin efendisi kiralık katili bir noktada kesiştiren neydi, kader miydi, başka ne olabilir, hepsi bir noktada buluşmuşlardı ve hepsi kendi bakış açılarından hikayelerini anlatıyorlardı, kader böyle istemişti, böyle düşünmüştük…

Bizim bunları düşündüğümüz bir gün kışın hatırı sayılır sertliğinde, ben hala pamuklu siyah balıkçıyla, tvit kabanımla dolaşıyordum, ben böyle dolaşırken, saçlarını kızıla boyamış ağırlığı olan biri Playboy’un patronuna benzer biri, yine playboydan fırlamış gibi poz veren bir cins-i latifenin resmini çekiyordu, orda herkes fotoğraf çekiyordu, Atatürk’ün Kocatepe’deki silüetinin altında mini etekli bir kız poz poz fotoğraf veriyordu, bu arada papaklı arap turistler yerde oturuyorlardı, burası bir blind date için berbat bir buluşma yeriydi, sağımdan solumdan geçenler ve yeşil ışık yanınca akan kalabalığın arasında onun yüzünü seçmeye çalışıyordum, bazen yirmili, bazen otuzlu yaşlarda birini ona benzetiyordum, “tanrım n’olur bu olsun” diyordum bir çift uzun bacak bana doğru yürüdüğünde ve hayal ettiğime yakın çıkıyordu sonunda, “şu köşede bekleyen çıkacak diye ödüm koptu” diyordum “ben seni hemen tanıdım” diye karşılık veriyordu o da “galiba işin en heyecanlı yanı burası” diye karşılıklı düşünüyor, güzel bir şeyin öncesinin daha iyi olduğuna karar veriyorduk ve ya sonrası da iyi olursa diye umut ediyor ama bunu birbirimize söylemiyorduk, sonra güneş olmayan bir havada güneş gözlüklerini taktığımı fark ediyor ve onu kabanımın cebine koyuyordum…

Tam karşımızda ki bir zamanlar Veba hastanesi olan Fransız Konsolosluğunu tepeden görüyorduk, Pera yine akıyordu, Pera yine coşkuluydu, Pera yine umutluydu ve ben Pera’yla buluşmaktan mutluyken, ağzımda gün boyu içtiğim dört beş kahvenin tadına rağmen sadece çay içmekteydim, ama ince belli bir bardakta demli çay değil de Olurya Cins’’teki sallama poşet bir çaydan… Yanımızdaki masada ki kalabalık grup sağır dilsiz diliyle konuşuyorlardı, bu kadar kalabalık bir gruptan hiç ses çıkmaması tuhaftı, görünmeyen sözcükleri havaya yazıyorlardı. Tam o sırada kızın elindeki iri taşlı ying-yang yüzüğünü gördüğümde, epey yol almıştık, Tatavla Festivali, Galata Şenlikleri, Karanlıkta kör garsonların servis yaptığı Serdar’ı Ekrem’deki restoran, kökenlerimiz, köklerimiz, köpeklerimiz, kedilerimiz ve elbet Leon, Leon’a başka bir film de tam 28 kurşun sıkmışlardı, Luc Besson öyle istemişti, ama Jean Reno Leon’la zirveye çıkmıştı saksıdaki yaşam çiçeğinle… Gökyüzü 2800 adet yağmur damlasını Olurya Cins’in terasında kafamıza sıkıyordu, tente kar etmiyordu, Olurya Cins’in ikinci katında hava ekşi mi ekşi cins mi cins kokuyordu, çıplak ayaklarını kadife pufun üstüne uzatmış genç çiçek çocuk sanki daha yeni Hindistan’dan gelmiş gibiydi ve Olurya Cins’in temiz yüzlü apalak garsonu bu çiçek çocuğun çıplak ayaklarını kafaya taktığından nerdeyse marizine kayacaktı, bunu kredi kartımı bana geri verdiğinde anladım çatık kaşlarından ve homurtusundan…

Cadde-i Kebir yine coşkuluydu ve cadde-i kebir de bu akşam tam bir curcuna kopacaktı.

 

24 Aralık 2018 Pazartesi

Önemli İşler



Haşlanmış yumurtanın kabuğu
yapışmasın diye beyazına
soğuk suya tutarım soyulur
tam bir beyaz çıkar ortaya
oval kaygan ve ışıl ışıl parlayan
saf bir protein bombası
çöpe giden kabuklarında zerresini bırakmadan
lop kere lop
mutlu eder becerdiğime sevinirim
lafı mı olur demeyin sakın
ayakkabısını bağlayamayan için
önemli bir iştir
önüme bakarım
kanaryam ötmek ister.

22 Aralık 2018 Cumartesi

Kırık K



Diş macununun bir parçası hep düşer lavobaya
Ben de işaret parmağımla
O çok amaçlı işaret parmağımla sıyırır alırım
Macunun birazı sıvanır o kaygan yüzeye
ve fırçaya artık iyice yerleşir
böylece düşmüş macunla tutunmuş macun birleşirler
gerçek hayatta böyle olmaz
tutunmuşla tutunamayan bir araya gelmez pek
bunlar macun işte aralarını yaptım
izdivaç programları geldi aklıma
çöplerini çatıyorlardı milletin çatır çatır
“Ne kadar aylık alıyorsun?”
“Evin var mı?”
“Araban var mı?”
“Ya ek gelir ? İkramiye ?”
Kadın tutunamayandı.
Kendini tutacak birini arıyordu
Ve adam gibi adam diyordu
Kadın gibi kadın diyen birine rastlamadım
Gördüğüm gün erkeklerin de devrim yaptığını anlayacağım
Neyse, erkek de tutunamayandı
Tutunmuş olsa orda durmazdı
Ve erkek tutunanı oynuyordu
“Var! Var ! Var !” diyordu varoğlu var
oysa tutunamayan bir E ve tutunamayan bir K
iki çıplak bir hamam
fakat tutunmuş rolü oynayan bir adam
taşımaya namzet kanatlarının altına almaya
kırık ya da hiç kanatları olmayan
bir K’yı.






20 Aralık 2018 Perşembe

İnci Pastanesi'nde yarım kalan


Yatmadan önce ısrarla baktığım birkaç kitap sayfasına sabah kalktığımda yine baktım da, bakar bakmaz o birkaç sayfada ne var ne yok hatırladım o kadar ısrarla baktığım için…

O birkaç sayfada adı geçen İnci pastanesini düşünmeye başladım birden aklımda başka bir şey olduğu halde… İnci pastanesi aklımdaki başka bir şeyi unutturdu… İlkokul  günlerime döndüm. İlk kez bir kızla Beyoğlu sokaklarında yürüdüğümü hatırladım.

 Taksim meydanına bakan bir evde oturmama rağmen Galatasaray’a doğru yürüyorduk, üç ilkokul öğrencisi: ben, hoşlandığım kız ve kız arkadaşı. O zamanlar Beyoğlu trafiğe kapalı değildi ve biz şimdi restore edilen Ağa Camii önündeki kaldırımdan yürüyorduk… Karşı kaldırımdan yine bizim sınıftan bir grup arkadaşım yürüyordu… Ne zaman başımı çevirip karşı kaldırıma baksam arkadaşlarım hep bir ağızdan tezahürata başlıyorlardı… Bizi takip ediyorlardı… Hepsinin erkek çocuklar olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Kızlar da çocukları fark etmişlerdi ama fark etmemiş gibi davranıyorlardı. Ama ben onlar gibi yapamıyor, arkadaşlarımın bir koro halinde ortalığı inletmeleri karşısında utanıyordum. O zaman kızlarla ilgilenmek ve arkadaşlarıma bakmak arasında kalıyordum, ama öte yandan bir ilginin odağı olduğum için de mutluluk duyuyordum.

Böyle bir tereddüt anında artık İnci pastanesine gelmiştik, ama ben İnci pastanesin’e gittiğimizi bilmiyordum, bu nedenle, kızların gülen gözlerle ve bembeyaz dişlerle yaptığı pastanede oturma davetini  geri çevirdim.  Ama asıl neden cebimde tek bir kuruşun dahi olmamasıydı, babamın verdiği on kuruş ile simit almıştım o gün. Bu esnada karşı kaldırımdaki arkadaşlarım da durmuş merakla İnci Pastanesi önünde vedalaşan bize bakıyordu. Bir serüven yarım kalmıştı. Döndüm ve arkadaşlarımın yanına gittim, yine tezahurata başladılar, onların arasına karışmak teselli oldu, bir süre onlarla birlikte Tünel’e kadar yürüdüm, yalnız olmadığıma sevindim…

*
 O gün İnci pastanesinde hoşlandığım kızla oturma şansını kaybetmiştim… Hoşlandığım kızla ilk defa  okul dışında bir yerde bulunma şansını kaybettiğim gibi bu şans kapımı bir defa daha çalmamıştı.  İlk defa  İnci pastanesinde profiterol denen bir Beyoğlu klasiğiyle tanışma şansını da kaybetmiştim ayrıca… Postacı, hoşlandığım kız için bir daha kapımı çalmamıştı… Aradan bir on yıl geçtikten sonra kızın en yakın arkadaşımla çıkmaya başladığını duyduğumda neler hissettiğimi şimdi hatırlamıyorum, yazsam kurgu olacak, oysa bu hatırayı  tamamen yaşadığım  gibi anlatmak istedim. Ama yarım kalmış bir İnci pastanesi serüveni, orda bitmeseydi de devam etseydi, nasıl olurdu diye sordum kendime daha sonraları, şimdi yazsam nasıl olurdu diye soruyorum, ama sanırım bunun için biraz alkışa ihtiyacım olacak…

*

Kendi kendimi alkışladım ve yazmaya başladım…
I’ don’t need to be sympathic, because I’m sympathy diye yazdım, Fredie Mercury  Bohemian Rhapsody’de buna benzer bir şeyler söylemişti…

Bunları yazdıktan sonra sympathic diye yazdığımı sympathetic olarak düzeltmek istedim bir şeyler oldu, harfler büyüdü, kocaman oldu, küçülttüm, bir şeyler yaptım, sonra yazdıklarım kayboldu, yanlış bir şey yapmıştım ki bu oldu, bilgisayar nasıl dosdoğru kullanılır bilmiyordum, yazdıklarımı bulamayınca, yine kaybettiğimi zannettim korktum, daha önce de korkmuştum, bu nedenle yazdığımı yedeklemiş olduğumdan onu buldum ve bir hatıra oldu yaşadığım, herkesin buna benzer hatıraları vardır sanırım

18 Aralık 2018 Salı

yol izlenimleri 4



Rodrigez’in gol sevincine benzer bedensel hareketlerle yürüyen merdivenlerden inen siyah takım elbiseli çocuk yer bulamadı ayakta kaldı. ben de ayakta kaldım. son anda kaçırdım son boş koltuğu. tam oturacakken bul karoyu al parayı kabilinden bi şeyler oldu koltuğu kaptılar. giriş-çıkışın yapıldığı kapının karşısında ki kapının sol kanadına arkamı dayadım diğer sağ kanadına da bir kız dayamıştı sırtını aramızda dar bir boşluk vardı; işte tam bu boşluğa minyon fizikli genç bir çocuk girmeye çalıştı, nasılsa minyonum ben buraya park ederim diye düşündüğünden herhalde, ama olmadı kalçasını kalçama bastırmasına rağmen başarılı olmadı, geldiği gibi çıktı az ötedeki tutamaklara tutundu dik dik bakarak, umursamadım, telefonumla oynamaya devam ettim. bir istasyon sonra bir kadın yanındaki genç çocuğa toplanmasını söyledi, efendi bir çocuk olduğu belliydi sesini çıkarmadı “gücenmedin ya yavrucuğum!” dedi sonra kadın. minyon çocuk arada dönüp bakıyordu dört durak geçmesine rağmen, acaba hala neden park edemediğini mi düşünüyordu ? havada bir elektirik vardı. metrodaki elektirikli havaya rağmen neden kendimi iyi hissediyorum diye bir cümle kurdum kafamdan, sonra o cümleyi izleyen yeni cümleler kurdum, bu cümleleri kurar kurmaz minyon çocuk gözüme sevimli göründü. yazarken sevdiğim insanları yaşarken de seviyordum. yazdığımı yaşıyor yaşadığımı yazıyordum. belki minyon çocuk da girecekti yazdıklarımın arasına. üç durak daha gittik baktım çocuk inmiş. yürürken sallanan çocuk da inmiş. iki durak sonra ben de indim.    

15 Aralık 2018 Cumartesi

Kitaplar Arası 1



Bukowski’nin adını ilk duymam seksenli yılların sonunda oldu. Yakıcı bir yaz günü güneyde çakıl taşlarının üstüne uzanmış, bir arkadaşımla beraber hem güneşleniyor hem de kitap okuyorduk. Arkadaşım Almanya doğumluydu ve Bukowski’nin bir romanını Almancasından okuyordu. Bense Hemingway’in “Güneş de Doğar” adlı romanını okuyordum. Kitapla aramda yakın bir bağ vardı, nereye gitsem yanımda taşır, en umutsuz anımda, açar bir bölüm okur ya da kırmızı bez cildini okşar, altın yaldızlı harflerle yazılmış romanın adı “Güneş de Doğar” ışıl ışıl parlarken içimde bir umut ışığı doğardı.


İnsan yanında biri varken hem de  Akdeniz güneşinin altındayken bir süre kıpırdamadan kitaba gömülürse böyle, kitaptakiler dillenmeye, içimizdekiler açığa çıkıp birleşmeye, birlikte bir şeyler yapmaya falan çalışıyorlar. O gün sıcaktı dediğim gibi, belli ki kafamızda kesişmeler, çakışımlar, saçaklanmalar, renkler iç içe geçmeye başlamış, paylaşmak arzusu hasıl olmuştu. Belki yalnız olsan yazarsın.

Arkadaşıma baktım, kitaba resmen gömülmüştü, ciddi görünüyordu, arada bir kaşı yukarı kalkıyordu, okudukça gözünde canlanan resimleri görme isteğiyle doldu taştı içim. Hep böyle olur birini okurken görsem gözünün önünden geçebilecek resimleri merak ederim, fakat kutsal atmosferi de dağıtmak istemem, kafamdan geçen düşünceler mi yoksa arkadaşım da mı öyle hissetmişti, sanki, evet, bakıştık, boşluk oldu, bir an için kitaplarımızdan ayrıldık:

“Ne okuyorsun ?” diye sordum arkadaşıma.

“Bukowski, Charles Bukowski”

“…”

“’Kadınlar’ romanın adı”

“Ne anlatıyor?”

“Kadınları!”

Güldük. Ha ha ha… Beyhude bir çabayla karşılaşmış insanların boşvermişliğiyle.

“İyiymiş” dedim sonra.

“Biraz çevireyim istersen” dedi arkadaşım.

“İyi olur”

Arkadaşım Almancadan çevirmeye başladı romanın bir bölümünü. Kitaptaki adam, Henry Chinaski adında biriydi. Çiçekten çiçeğe konup bal toplayan çalışkan bir arı gibiydi. Kadınlardan yana esen rüzgar gülü sürekli dönüyordu.

“Vayyy!” dedim bir süre sonra. Metin sarmıştı. Arkadaşım iyi çeviriyordu.


“Türkçeye çevrilmiş bir kitabı yok henüz” dedi arkadaşım, seksenli yılların sonlarına gelmiştik, henüz butik otel, kafe furyası başlamamış, nostalji denilen şey keşfedilmemiş, Çukurcuma çukurda kaldığı için bilinememiş, Asmalımescit sadece sakinleri ve İntemezzo okurları tarafından bilinmiş, Galata Kulesi’nin önünde turistler kuyruğa girmemiş, Selfie manyakları kendilerini oraya buraya atmamış, bizim mahallenin bakkalı Face’de filozof olmamış, bit pazarına nur yağmamış, Salı Pazarı’nın yeri değişmemişti.

“Çevrilse de zaten tutmaz” dedim “Müslüman mahallesinde salyangoz satma hesabı”, Oysa o zaman internet olsaydı girer bakar bin kişilik salona şiirlerini dinlettirdiğini fark eder, temkinli konuşurdum, yanılmışım sonuçta. Yurdum okuru Bukowski’yi bekliyormuş meğerse. Birileri çevirse de okusak diyormuş. Önce Avi Pardo mu çevirdi bilmiyorum, fakat Avi Pardo bu işe sıkı girişmiş ve bir Bukowski sevenler cemiyeti’nin temelinin atılmasında baş rolü oynamıştır o dikkate değer kalemiyle.

O Akdenizdeki yazın üstünden beş yıl geçecekti ve Bukowski patır patır yayınlanmaya başlayacaktı. Yıl 1994. İlk kitabı yanılmıyorsam, Kasabanın En Güzel Kızı, bir öykü kitabı, kitaba adını veren bir de öyküsü var güzeller güzeli mazo Cass’in öyküsü, Ben Gazzara’nın oynadığı “Sıradan Delilik Öyküleri”nde Cass’ı Ornella Muti oynamıştır, Muti iyi miydi, çok güzeldi orası kesin ama tanınmamış bir yüz ve biraz daha az kontrollü bir oyunculuk sergilenen bir versiyon nasıl olurdu diye de düşündüm.


Sonra galiba Postane, Ekmek Arası ve arkadaşımın çevirdiği Kadınlar, 90’lı yılların ortasındayız, Kadınlar’ı okuyamıyorum, yayınlandığı tarihte yolum başka bir coğrafyaya, başka kadınların yaşadığı bir coğrafyaya düşüyor, Rus coğrafyası diyorlar adına. İlk hafta Karl Marx kütüphanesinden içeri adımımı atıyorum, yeni bir kültür açılıyor önümde, Rasputin ve Korkunç İvan’ da burdan geçmiş olmalı diye düşünüyorum, sarışın leylek bacaklı bir kızın oturduğu banka bakıyorum aralarında bir bağlantı olmalı diye düşünüyorum. Sonra biraz fizik, biraz kimya, bolca kiril alfabesi. Bukowski’yi unuttuk, Kadınlar’ını da, hatta Türkan Şoray’ın adını ve dudaklarını da. Arkadaşımı ve o yaz yaşadıklarımızı da unutmuştum.


Fakat kadınlar unutulmuyordu. Bütün kadınlar bir aradaydılar sanki ve aynı bakış açısıyla yola çıkıp sürekli kılık, kıyafet değiştirip, makyaj yeniliyorlardı, tam tam dansı yapanları, burnuna çivi saplayanları, boynuna demir halka geçirenleri, ayakları büyümesin diye çocukluktan itibaren kalıba sokulanları, otuz iki çocuk doğuranı, gece yarısı işe çıkanı, garsonluk yapanı, yapmayanı evde oturanı, hem hepsi aynıydı, aynı gezegenden gelmişti hem de hepsi birbirinden başkaydı, yani birini tanıdığında ya da birini daha tanıdığında işi çözemiyordun. Ortada bir sorun olduğunu düşünmek zaten baştan hataydı. Tanımlamaya çalışmak umarsız bir çırpınıştı. Anlamaya çalışmak da. Vakit kaybıydı sadece. İnsan yaşamaya bakmalıydı.

Fakat ayrıntılar vardı ve kadınları, bizi biz yapıyordu ayrıntılar. Mesela evde unutulmuş bir toka çıkıyordu bir gün karşıma, bir gün elime geliyordu saklandığı yerden, küçük çiçekli tokaya bakınca, anlıyordun aslında hiç birini unutmadığını. Sadece bir süre o insanla ilgili yaşantının üstü örtülmüş ve zamanı gelince örtü sıyrılıyor, çırılçıplak bırakıyor kişiyi. 

Arkadaşımla geçirdiğim o yaz gününün üstünden nerdeyse otuz yıl geçmiş, Bukowski’nin Kadınlar’ını yeni okuyabildim. Okuduğum bazı bölümlerde acaba arkadaşımın çevirdiği bölüm burası mıydı diye düşündüm, emin olamadım, sonra kesin burasıydı diye düşündüm ilerki sayfalarda fakat sonra daha ilerki sayfalarda burasını da çevirmiş olabilir diye düşündüm, ayrıntılar konusunda hafızanın hem ne kadar kuvvetli hem de o detayları görmek istediğimizde ne kadar güçsüz olduğunu anladım, çünkü geçmiş geçmişte kalmıştır daima, anlattığımız anda bir şekilde anlattığımız şey yeni baştan dizdiğimiz sözcüklerin keyfiyetiyle sınırlıdır ancak, yazan bir el olarak biz de keyfiyetin terkisine bineriz daima, tam bir teslimiyetle.

12 Aralık 2018 Çarşamba

Günlük Notlar 1


“yazar tutulması” diye bir şey varmış, yazar aylarca hatta yıllarca yazamazmış. Aklıma “el tutulması” diye bir tamlama geldi bu durum için, mesela. Elim tutulmuştu. Elimi piyasaya sürmüştüm. O kadar tutulmuştu ki tutanlardan başkasını göremiyordu elim. Kısaca el benim elim değildi aslında elim ellerin olmuştu elalem ne diyecek diye düşüne düşüne.
“egosu şişkin bir yazar, muhtemelen, hakkımda ne düşünürler diye düşündüğü için pek rahat olamayacaktır. Ego eli tutar. Ego tutukluğu. Şişkin ego elini yakalar. Şişkin ego tutukluğu. Kendini salmak.

Şişkin ego sansür dairesi kendini salmışlara karşı.

Kuru bir mesaj yazmak nasıl “mesaj kurusu” na dönüşür. Bir öykü adı.

Cevapsız mesajlar. Her bayramda özel günlerde mesaj çekenler.
“dikkat algısı” ümit zileli

2

Irmak zileli

Monolog narsistik yansımalar / milan kundera herkes yazar kimse dinlemez/ herkesin gürültüyle monolog halinde olduğu bir salonda kimse kimseyi dinlemiyordu/ çağımızın karakteri : selfie çılgını / çağımızın insanı kendi yansımasına hayran bakan selfie çılgını

3

Bütün sözler söylenmiş midir, belki, bütün söylenen sözler duyulmuş mudur? Mümkün mü ? Bütün sözler yan yan gelmemiştir de öte yandan. O zaman. yazmaya devam !


9 Aralık 2018 Pazar

Melankoli ve Muhabbet


Berberin kanaryası erkekti ve tekti. Berberin erkek kanaryası vardı. Kanarya yalnızdı ve berber saçlarımı keserken hiç ötmedi. Kanaryanın sessizliği dikkatimi çekti, sordum “hep böyle sessiz midir?”. Sanki kendisine sormuşum gibi kanarya cevap verdi “Cik!”. Kısa ve tek bir cikti. Berber favorilerimi düzeltmeyi bıraktı ve kanaryanın söylediğini çevirmeye başladı :

“Bazen öyle bir öterki susmak bilmez.”
“Yanına bir eş alsan belki…”
“Yok o zaman hiç ötmez. Erkek kanaryanın yanına dişisini koyarsan ötmeyi bırakır.”
“Neden?”
“Bilmiyorum. Dişisine kavuştuğu için olsa gerek. Vuslat aşkı öldürür derler.”

Berber güleç yüzlüydü, dişleri de biraz fırlaktı, son sözlerini söylerken dişler iyice ortaya çıktı. Teşbihte hata olmaz. Beklenmedik yorumları severdim. Traşın konusu belli olmuştu : “Aşk ve yalnızlık”

“Şairler de kanaryalar gibidir” dedim.
Bir an yüzüme baktı zaten bakmasaydı bir yerimi keserdi elindeki makasla.

“Nasıl yani?”
“Şairler şiir yazdığı kadınla beraber olduğunda şiir yazmayı bırakır”.
“Şair de kanarya gibi yalnızken öter!”
“İşe bak” dedi berber “şair ve kanarya ha!”

Sustum. Sessizlik oldu. Berber aklına kazımak ister gibi “Şair ve kanarya” diye tekrarladı, fırlak dişi iyice ortaya çıktı. Sessizliği berber bozdu:

“Bizimkisi mecnun oldu”

Kanarya sessizliğini sürdürüyordu. Berberin makasının sesini duyuyordum sadece. Aynadaki yüzüme bakıyordum bir şey görecekmiş gibi, az önceki sözcükler geçiyordu aklımdan, kanarya, erkek, yalnızlık, aşk, şair, şiir, vuslat ve mecnun, bir şeyler yazacaktım galiba. Kelimeler uslu uslu dizilmeye başladı. İçimden bir ses kanaryadan başlamanın daha iyi olacağını söyledi. Haketmişti. Ama berberin son söylediği “mecnun olmak” aklıma takıldı. Mecnun bir isimdi ama “Mecnun olmak” halk arasında bir deyimdi, aşkından deli divane olmak gibi bir şeydi. Erkeklere özgüydü deli divanelik bu yüzden erkekler şiir yazardı. Peki Leyla ne alemdeydi bu durumda? Mecnun gibi olmadığı kesin, olsaydı “Leyla olmak” aşkın kor ateşini anlatmak için kullanılırdı. Oysa “leyla olmak” halk arasında aklı havada kişi için geçerliydi  “Leyla mısın oğlum herşeyi unutuyorsun” yine de Mecnun’un divaneliğinden bir şeyler geçmiş olmalı Leyla’ya. Derinlere daldığımı hissetmiş olmalı ki berber sordu. Saçlarım iyice kısalmıştı.

“Abi ne düşünüyorsun?”
“Yok, önemli bir şey değil” dedim “Birini hatırladım da.”

Nedense düşündüklerimle alakası olmayan bir şey çıkmıştı ağzımdan.
“Yenge mi abi?” diye sordu berber.

“Yok” dedim “öyle değil” fakat aklımdan geçenler “öyle” olana doğru yönlendi birden. O sırada berberin telefonu çaldı “Abi bir dakka kusura bakma” dedi telefonla dışarı çıktı. Tekrar aynadaki benle başbaşa kaldım. Kanarya yine sessizdi. Esin perisi olacağından haberi yoktu. Berber telefonda hararetle konuşuyordu. “Yenge mi abi?” diye sorduğu için aklımda olmayan biri aklıma düştü, berberin bütün vücuduma sarıp boynuma tutturduğu beyaz önlük ve üstünde bedensiz gibi görünen başım aynaya yansırken, kafamdaki biri yürümeye başladı. Yağ gibiydi. Tam tutacağımı zannederken elimden sıyrılıyordu. Umursamıyordum. Yeniden başlıyordum kovalamaya. Bu kaç-kovala oyunundan zevk aldığını anlıyordum. Mesele yok diye düşünüyordum, bazen böyle olur, adını bile hatırlamazsın sonra. En son “beni sarhoş ettin!” demiştim, tek bir kadeh içmediğim bir günde. Ok yaydan çıkmıştı o gün, içsem böyle sarhoş olup kendimi kaybetmezdim belki. Kanarya gibi şakıyordum o gün. Yüksek gerilim hattına yakalanmış gibiydim. Saldırganlaşmıştım. “Tırnaktan tepeye…” diyordum, “eee daha” der gibi bakıyordu “tepeden tırnağa…” diyordum bu sefer, aşağıdan yukarı atladığım bir yeri kalmasın diye. Titiz bir işçilik olsun diye çalışıyordum. Sonra çileden çıktım, şimdi şu aynaya bakan sakin gözlerim gibi değil, o an onları görme şansım olsaydı vazgeçerdim belki. O da bunu isterdi, bu yüzden bir şeyler yapmalıydı, itti beni “Hayvannn!” dedi. Yine de ölçülüydüm, serinkanlı bir yapım vardı çoğunlukla. Durdum. Dünyanın en güzel “hayvan” diyen kadınıydı galiba. Aklımdaki birinin aklına girmek üzereydim ki berberin öfkeyle kelimeleri çatlatması dikkatimi çekti : “Fazla naz aşık usandırır kızım! Benden buraya kadar!” tak… Ben aklımda yarım evet-yarım hayır oyununu oynarken berber oyunu bitirmişti. Kazananı olmayan bir oyundu bu umursamadığında. Umursadığında oyunu kazanma şansın hiç yoktu.

Berber az önceki ruh halinden sıyrılabilmek için kendini topladı. Belkide ona kadar saymıştı hızla. Makası eline aldı ve “Nerde kalmıştıkkk!” dedi fırlak dişlerini sonuna kadar çıkarıp.

Ve kanarya şakımaya başladı “Cik cik cikkkk cik cik cikkkk”  

Boyalı Kuş

Jerzy Kosinski Boyalı Kuş’ta bir kuşçudan bahseder kitabın bir yerinde, kuşçu biraz psikopat ve sadisttir, sevgilisi ortalıkta görünm...

Çok Okunanlar