31 Ekim 2018 Çarşamba

Üç Beş Arası Çiçeği


1920’lerde piyasaya Gauloises’la birlikte sürülen sert mi sert ve bir zamanlar içtiğim Gitanes sigarasından haberli olup olmadığını düşündüğüm köşedeki roman çiçekçiyle göz göze gelir, arasıra selamlaşırdım, bugün yine uzaktan göz göze geldik.

Gökyüzünde kara kara kuşlar, kara kara kanat çırpıyordu, kara bulutlar her yanı sarmıştı, kara kış kapıdaydı belli, yaz zamanı bitmiş olmalıydı, pastırma yazı diye bir şey ufukta görünmüyordu, hal böyleyken, içim de istasyon mahallinde ki fırında oluşan kızgınlık, var oluş muhakemesi, sorgulama ve bir yandan olayı sahneleme, sözcüklere dökme gibi bir dizi halkayı, yazımhanenin imbiğinden henüz geçirmişken, evet, o anda göz göze geldik…

Zaten az önce trafik ışıklarında kırmızıda beklerken rahatladığımı, içimdekileri bir yere bağladığımı, içimdeki sıkıştıran basınçlı hatıradan uzaklaştığımı anlamıştım, artık az önce yaşadığım hatıra benim değildi, daha doğrusu onu artık yaşamıyordum, o hatıra için ölü bir zaman dilimi demek bile mümkün, yaşanmış ama yaşanmamış ve kendi kendime anlattığım öyküyü bir yabancı gibi bir yabancının öyküsü gibi algılamam mümkün ve bana öyle geliyor, evet, bu yabancı birinin öyküsü, benim değil…

Bizim coğrafyada çiçek satılırdı, belki her coğrafyada satılırdı, çiçeğin öncelikle şehir yaşantısında özel bir yer tutması şüphesiz insanın doğayla arasındaki mesafeye bağlı; mesafe açıktı, mesafe uzamıştı ve giderek uzuyordu, oysa çiçek o açık mesafeyi bir anda kapatıyordu, bir anda çiçeği elinize alınca, bu çiçekçide satılan, kopmuş, para mukabili alınan bir çiçek olsa da, ticari bir değer taşısa da, bir anda doğaya dönüyordu çiçeği alan kişi…

Çiçeğin bizim coğrafyada satılmasını, hadi özel günler dışında, özel anlar dışında satılmasını bizim coğrafyada şüpheyle karşılıyorum, evet, satılmakta, yoksa, çiçekçiler, sepetle dolaşan çiçekçiler, kuryeyle çiçek gönderen inter çiçekçiler, internet çiçekçileri, çelenkçi çiçekçiler olmazdı…

Yabancı coğrafyaların küçük kasabamsı şehirlerinde, küçük yerleşim yerlerinde ya da bu küçük yerleşim yerlerinin bir araya gelmiş daha büyüklerinde gördüm; bir anda elinde buket buket çiçekleriyle çevremi saran adamlar gördüm, hepsi hızla bir yere gidiyorlardı, oysa vakit özel değildi, günlerden pazar değildi, günlerden bir bayram günü değildi, yani ortada özel bir şey yoktu, ama kutluyorlardı işte bu koca koca saçı sakalı ağarmış,yaşamış adamlar, çiçek genel geçer özel bir günün anısına değil şahsi tarihlerindeki tarihler içindi, mesela doğum günlerinde, mesela evlilik günlerinde, mesela ilk tanışma günlerinde, bu tarihlere atfen ve genel geçer günlerde hiç şüphesiz mesela Sevgililer gününde, yılbaşı gecesinde, noel arifesinde, çiçekli adamlar daha fazla, daha fazla sarıyordu etrafımı, ben bu manzaralara alışık olmayan bir coğrafyadan gelmiş biri olarak, bu  adamların dolaştığı merkezde şaşkın şaşkın biraz daha tur atıyordum, acaba bizim bilmediğimiz neyi biliyorlar diye…

Gitanes sigarasındaki Flamenco yapan Gypsiden habersiz olduğunu düşündüğüm – belki de haberliydi kimbilir- köşedeki roman kadınıyla yine ve tekrar göz göze geldiğimde, birden bu tekinsiz, bu kara, bu kara çatık kaşları altından kızgın gözlerle bakan gökyüzünün, gözündeki bakışları değiştirecek, o bakışları kıracak, onu değiştirecek, ondaki havayı bozacak bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim, hepsi aynı anda oldu, bakışlar, bakışmalar, çiçek almaya karar vermem, özel bir gün olmasına gerek yoktu çiçek  almam için, tamamen içimden gelmişti…

Tornistan… “Bana çiçek ver” “tabii abi, şunlar elli lira” “yok daha hesaplı, çiçek olsun yeter, doğayla aramdaki mesafeyi kapatacak, onu biraz olsun ortadan kaldıracak bir çiçek olsun yeter, yani kokusu olsun, rengi olsun, dokunacak bir dokusu olsun” roman güldü… “abi sende alemsin nasıl konuşuyorsun öyle, doku, dokunmak falan…” “nasıl konuşuyorum” “ sanki bir yerden okuyorsun bunları” roman böyle söyleyince, durdum, şaşırdım, okuyor gibi konuşuyorsam, dizilmiş gibi konuşuyorsam, demek ki zihnim kurgulamıştı, romanla aramızda geçecek konuşmayı, ama ne zaman, hangi arada, çiçek almaya az önce karar vermiştim, öksürdüm, “tamam” dedim “sen bana bir dal versen de olur, bir tek filiz olsun yeter, anlaştık mı, sembolik” yani sonra da sembolik sözcüğünü anlayıp anlamadığına baktım, anlamış gibiydi, aklımdan Gitan’ın üstündeki Flamenco yapan kadından haberin var mı diye sormak geçtiyse de sormadım, o kadarı fazla olabilirdi, roman kadını kırmızı çiçeklere el attı, üçe, beşe bakmadan, tahmini üçle, beş arası olacaktı, ve “sarı” dedim” sarı da olsun” “hiç değilse bir tek bile olsa sarı” hemen sarılara el attı, sarıları, kırmızılara ekledi, şimdi elimde, mütevazi, inceden, bir sarı, kırmızı buket vardı, üç ve beş arasında anlaştık, üçe beşe bakmadan idare ettik birbirimizi…


İnce Bir Boşluk

Ekrandaki dudaklar birbirine dokunacaktı nerdeyse ama izin vermedi paus tuşuna bastı. Oda loş. Bir saat sonra gece yarısı olacak, kalktı, ...