Cuma, Aralık 28, 2018

Kitaplar Arası 2 - Düşüş - Dünya Döndükçe



Bir Levanten’in Beyoğlu Anıları’nda kitabın yazarı Giovanni Scognamillo’nun 10-12 yaşlarında çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı var. Çocuk Scagnomillo bir bisiklet üstünde ve mutlu bir ifadeyle gülümsüyor; fotoğrafın altında şöyle yazıyor “Bisikletin arkasında beni tutan babam var”. Bu cümleyle birlikte başka bir fotoğrafı hatırlıyorum. Kendi fotoğrafımı… Ben de bisiklet üstündeyim fotoğrafta ve bisiklet benden iki-üç misli daha büyük. Ellerim gidona güçlükle uzanmış. Ağlıyorum. Korkmuşum. Çünkü iki yaşındayım ve her an beton zemine çakılabilirim ve arkada beni tutan bir babam yok. O, yani babam fotoğrafı çekiyor, nasıl bir ustalıkla beni boyumdan üç misli büyük iki tekerlekli bir bisikletin üstüne yerleştirmiş ve dengede kalmamı sağlamış bilmeme imkan yok, fakat çok eğlenmiş olmalı. Sonrası… Fizik kuralı : pedal çevirmezsen düşersin. Düşüyorum. İlk kez o gün dibe vuruyorum.


2

Dünya Döndükçe

Bir matkap sesi beni okuduklarımdan ayırıyor. Tam da sessiz bir yer buldum derken şehrin göbeğinde. Kitabı yana bırakıyorum. Aklıma, üst kat komşunun bir ay süren ama bana bir ömür gibi gelen tadilatı geliyor. Yine üst kattan fakat karşı dairenin patlayan su tesisatından sızan suyun bizim dairenin mutfak duvarında sinsi bir kanser hücresi gibi yavaş yavaş yayıldığını da hatırlıyorum. Bir matkap sesi beni gömüldüğüm kitaptan çekip aldı ve sıkıntılı hatıraları canlandırdı hızla. Matkap sadece bana şehir hayatının cefalı yaşantısından kesitler hatırlatmakla kalmaz bir de ne kadar beceriksiz biri olduğumu hatırlatır. Ben matkap kullanamam. Çocukken ayakkabılarımı da bağlayamazdım. Babam çok kızardı. Büyüyünce öğrendim. Babam matkap kullanırdı. Gıptayla bakardım matkabı nasıl kullandığına. Şimdi kitap okurken duyduğum matkap sesi içimde büyüyor şehirde yaşama mücadelesinin bendeki eksik, tahammül edemediğim yanlarını hatırlatıyor. Oysa ne güzel kopmuştum içine girdiğim sayfalarda. Yanıbaşımda, rüzgarın dallardaki hışırtısına, taş köprüden hızla geçen araçların asfalttan oluşan lastik seslerine yaslanan penceremde ne kadar mutlu ve huzurluydum. Demekki en küçük bir dokunuşla tuzla buz olacak fildişi bir kulede oturuyormuşum. Kristal bir şişenin her an kırılma olasılığında eğreti bir zamanın gerçekliği… Düşsel bir yermiş içine girdiğim. Fakat tekrar dönmem gerekiyor. Israrla…Yılmadan… Bu dünya döndükçe matkaplar da dönmeye devam edecek.

Çarşamba, Aralık 26, 2018

Cadde-i Kebir'de Cinslikler



Leon’daki Nathalie Portman masumiyeti, Leon’un elindeki son nefesinde bile bırakmadığı çiçek insanın içindeki iyiliği ifade ediyordu, evet, Leon’un çiçeği filmin temel metaforuydu, böyle düşünmüştük. Ya, Paramparça Aşklar ve Köpekler, orda değişik bakış açıları vardı, uzun bacaklı bir top modeli, köpeklerinin vahşi duygularını körükleyip onları döğüştüren gençleri, hayata kağıt toplayarak ve sokak köpekleriyle arkadaşlık ederek tutunan sokak köpeklerinin efendisi kiralık katili bir noktada kesiştiren neydi, kader miydi, başka ne olabilir, hepsi bir noktada buluşmuşlardı ve hepsi kendi bakış açılarından hikayelerini anlatıyorlardı, kader böyle istemişti, böyle düşünmüştük…

Bizim bunları düşündüğümüz bir gün kışın hatırı sayılır sertliğinde, ben hala pamuklu siyah balıkçıyla, tvit kabanımla dolaşıyordum, ben böyle dolaşırken, saçlarını kızıla boyamış ağırlığı olan biri Playboy’un patronuna benzer biri, yine playboydan fırlamış gibi poz veren bir cins-i latifenin resmini çekiyordu, orda herkes fotoğraf çekiyordu, Atatürk’ün Kocatepe’deki silüetinin altında mini etekli bir kız poz poz fotoğraf veriyordu, bu arada papaklı arap turistler yerde oturuyorlardı, burası bir blind date için berbat bir buluşma yeriydi, sağımdan solumdan geçenler ve yeşil ışık yanınca akan kalabalığın arasında onun yüzünü seçmeye çalışıyordum, bazen yirmili, bazen otuzlu yaşlarda birini ona benzetiyordum, “tanrım n’olur bu olsun” diyordum bir çift uzun bacak bana doğru yürüdüğünde ve hayal ettiğime yakın çıkıyordu sonunda, “şu köşede bekleyen çıkacak diye ödüm koptu” diyordum “ben seni hemen tanıdım” diye karşılık veriyordu o da “galiba işin en heyecanlı yanı burası” diye karşılıklı düşünüyor, güzel bir şeyin öncesinin daha iyi olduğuna karar veriyorduk ve ya sonrası da iyi olursa diye umut ediyor ama bunu birbirimize söylemiyorduk, sonra güneş olmayan bir havada güneş gözlüklerini taktığımı fark ediyor ve onu kabanımın cebine koyuyordum…

Tam karşımızda ki bir zamanlar Veba hastanesi olan Fransız Konsolosluğunu tepeden görüyorduk, Pera yine akıyordu, Pera yine coşkuluydu, Pera yine umutluydu ve ben Pera’yla buluşmaktan mutluyken, ağzımda gün boyu içtiğim dört beş kahvenin tadına rağmen sadece çay içmekteydim, ama ince belli bir bardakta demli çay değil de Olurya Cins’’teki sallama poşet bir çaydan… Yanımızdaki masada ki kalabalık grup sağır dilsiz diliyle konuşuyorlardı, bu kadar kalabalık bir gruptan hiç ses çıkmaması tuhaftı, görünmeyen sözcükleri havaya yazıyorlardı. Tam o sırada kızın elindeki iri taşlı ying-yang yüzüğünü gördüğümde, epey yol almıştık, Tatavla Festivali, Galata Şenlikleri, Karanlıkta kör garsonların servis yaptığı Serdar’ı Ekrem’deki restoran, kökenlerimiz, köklerimiz, köpeklerimiz, kedilerimiz ve elbet Leon, Leon’a başka bir film de tam 28 kurşun sıkmışlardı, Luc Besson öyle istemişti, ama Jean Reno Leon’la zirveye çıkmıştı saksıdaki yaşam çiçeğinle… Gökyüzü 2800 adet yağmur damlasını Olurya Cins’in terasında kafamıza sıkıyordu, tente kar etmiyordu, Olurya Cins’in ikinci katında hava ekşi mi ekşi cins mi cins kokuyordu, çıplak ayaklarını kadife pufun üstüne uzatmış genç çiçek çocuk sanki daha yeni Hindistan’dan gelmiş gibiydi ve Olurya Cins’in temiz yüzlü apalak garsonu bu çiçek çocuğun çıplak ayaklarını kafaya taktığından nerdeyse marizine kayacaktı, bunu kredi kartımı bana geri verdiğinde anladım çatık kaşlarından ve homurtusundan…

Cadde-i Kebir yine coşkuluydu ve cadde-i kebir de bu akşam tam bir curcuna kopacaktı.

 

Pazartesi, Aralık 24, 2018

Önemli İşler



Haşlanmış yumurtanın kabuğu
yapışmasın diye beyazına
soğuk suya tutarım soyulur
tam bir beyaz çıkar ortaya
oval kaygan ve ışıl ışıl parlayan
saf bir protein bombası
çöpe giden kabuklarında zerresini bırakmadan
lop kere lop
mutlu eder becerdiğime sevinirim
lafı mı olur demeyin sakın
ayakkabısını bağlayamayan için
önemli bir iştir
önüme bakarım
kanaryam ötmek ister.

Cumartesi, Aralık 22, 2018

Kırık K



Diş macununun bir parçası hep düşer lavobaya
Ben de işaret parmağımla
O çok amaçlı işaret parmağımla sıyırır alırım
Macunun birazı sıvanır o kaygan yüzeye
ve fırçaya artık iyice yerleşir
böylece düşmüş macunla tutunmuş macun birleşirler
gerçek hayatta böyle olmaz
tutunmuşla tutunamayan bir araya gelmez pek
bunlar macun işte aralarını yaptım
izdivaç programları geldi aklıma
çöplerini çatıyorlardı milletin çatır çatır
“Ne kadar aylık alıyorsun?”
“Evin var mı?”
“Araban var mı?”
“Ya ek gelir ? İkramiye ?”
Kadın tutunamayandı.
Kendini tutacak birini arıyordu
Ve adam gibi adam diyordu
Kadın gibi kadın diyen birine rastlamadım
Gördüğüm gün erkeklerin de devrim yaptığını anlayacağım
Neyse, erkek de tutunamayandı
Tutunmuş olsa orda durmazdı
Ve erkek tutunanı oynuyordu
“Var! Var ! Var !” diyordu varoğlu var
oysa tutunamayan bir E ve tutunamayan bir K
iki çıplak bir hamam
fakat tutunmuş rolü oynayan bir adam
taşımaya namzet kanatlarının altına almaya
kırık ya da hiç kanatları olmayan
bir K’yı.






Perşembe, Aralık 20, 2018

İnci Pastanesi'nde yarım kalan


Yatmadan önce ısrarla baktığım birkaç kitap sayfasına sabah kalktığımda yine baktım da, bakar bakmaz o birkaç sayfada ne var ne yok hatırladım o kadar ısrarla baktığım için…

O birkaç sayfada adı geçen İnci pastanesini düşünmeye başladım birden aklımda başka bir şey olduğu halde… İnci pastanesi aklımdaki başka bir şeyi unutturdu… İlkokul  günlerime döndüm. İlk kez bir kızla Beyoğlu sokaklarında yürüdüğümü hatırladım.

 Taksim meydanına bakan bir evde oturmama rağmen Galatasaray’a doğru yürüyorduk, üç ilkokul öğrencisi: ben, hoşlandığım kız ve kız arkadaşı. O zamanlar Beyoğlu trafiğe kapalı değildi ve biz şimdi restore edilen Ağa Camii önündeki kaldırımdan yürüyorduk… Karşı kaldırımdan yine bizim sınıftan bir grup arkadaşım yürüyordu… Ne zaman başımı çevirip karşı kaldırıma baksam arkadaşlarım hep bir ağızdan tezahürata başlıyorlardı… Bizi takip ediyorlardı… Hepsinin erkek çocuklar olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Kızlar da çocukları fark etmişlerdi ama fark etmemiş gibi davranıyorlardı. Ama ben onlar gibi yapamıyor, arkadaşlarımın bir koro halinde ortalığı inletmeleri karşısında utanıyordum. O zaman kızlarla ilgilenmek ve arkadaşlarıma bakmak arasında kalıyordum, ama öte yandan bir ilginin odağı olduğum için de mutluluk duyuyordum.

Böyle bir tereddüt anında artık İnci pastanesine gelmiştik, ama ben İnci pastanesin’e gittiğimizi bilmiyordum, bu nedenle, kızların gülen gözlerle ve bembeyaz dişlerle yaptığı pastanede oturma davetini  geri çevirdim.  Ama asıl neden cebimde tek bir kuruşun dahi olmamasıydı, babamın verdiği on kuruş ile simit almıştım o gün. Bu esnada karşı kaldırımdaki arkadaşlarım da durmuş merakla İnci Pastanesi önünde vedalaşan bize bakıyordu. Bir serüven yarım kalmıştı. Döndüm ve arkadaşlarımın yanına gittim, yine tezahurata başladılar, onların arasına karışmak teselli oldu, bir süre onlarla birlikte Tünel’e kadar yürüdüm, yalnız olmadığıma sevindim…

*
 O gün İnci pastanesinde hoşlandığım kızla oturma şansını kaybetmiştim… Hoşlandığım kızla ilk defa  okul dışında bir yerde bulunma şansını kaybettiğim gibi bu şans kapımı bir defa daha çalmamıştı.  İlk defa  İnci pastanesinde profiterol denen bir Beyoğlu klasiğiyle tanışma şansını da kaybetmiştim ayrıca… Postacı, hoşlandığım kız için bir daha kapımı çalmamıştı… Aradan bir on yıl geçtikten sonra kızın en yakın arkadaşımla çıkmaya başladığını duyduğumda neler hissettiğimi şimdi hatırlamıyorum, yazsam kurgu olacak, oysa bu hatırayı  tamamen yaşadığım  gibi anlatmak istedim. Ama yarım kalmış bir İnci pastanesi serüveni, orda bitmeseydi de devam etseydi, nasıl olurdu diye sordum kendime daha sonraları, şimdi yazsam nasıl olurdu diye soruyorum, ama sanırım bunun için biraz alkışa ihtiyacım olacak…

*

Kendi kendimi alkışladım ve yazmaya başladım…
I’ don’t need to be sympathic, because I’m sympathy diye yazdım, Fredie Mercury  Bohemian Rhapsody’de buna benzer bir şeyler söylemişti…

Bunları yazdıktan sonra sympathic diye yazdığımı sympathetic olarak düzeltmek istedim bir şeyler oldu, harfler büyüdü, kocaman oldu, küçülttüm, bir şeyler yaptım, sonra yazdıklarım kayboldu, yanlış bir şey yapmıştım ki bu oldu, bilgisayar nasıl dosdoğru kullanılır bilmiyordum, yazdıklarımı bulamayınca, yine kaybettiğimi zannettim korktum, daha önce de korkmuştum, bu nedenle yazdığımı yedeklemiş olduğumdan onu buldum ve bir hatıra oldu yaşadığım, herkesin buna benzer hatıraları vardır sanırım

Salı, Aralık 18, 2018

yol izlenimleri 4



Rodrigez’in gol sevincine benzer bedensel hareketlerle yürüyen merdivenlerden inen siyah takım elbiseli çocuk yer bulamadı ayakta kaldı. ben de ayakta kaldım. son anda kaçırdım son boş koltuğu. tam oturacakken bul karoyu al parayı kabilinden bi şeyler oldu koltuğu kaptılar. giriş-çıkışın yapıldığı kapının karşısında ki kapının sol kanadına arkamı dayadım diğer sağ kanadına da bir kız dayamıştı sırtını aramızda dar bir boşluk vardı; işte tam bu boşluğa minyon fizikli genç bir çocuk girmeye çalıştı, nasılsa minyonum ben buraya park ederim diye düşündüğünden herhalde, ama olmadı kalçasını kalçama bastırmasına rağmen başarılı olmadı, geldiği gibi çıktı az ötedeki tutamaklara tutundu dik dik bakarak, umursamadım, telefonumla oynamaya devam ettim. bir istasyon sonra bir kadın yanındaki genç çocuğa toplanmasını söyledi, efendi bir çocuk olduğu belliydi sesini çıkarmadı “gücenmedin ya yavrucuğum!” dedi sonra kadın. minyon çocuk arada dönüp bakıyordu dört durak geçmesine rağmen, acaba hala neden park edemediğini mi düşünüyordu ? havada bir elektirik vardı. metrodaki elektirikli havaya rağmen neden kendimi iyi hissediyorum diye bir cümle kurdum kafamdan, sonra o cümleyi izleyen yeni cümleler kurdum, bu cümleleri kurar kurmaz minyon çocuk gözüme sevimli göründü. yazarken sevdiğim insanları yaşarken de seviyordum. yazdığımı yaşıyor yaşadığımı yazıyordum. belki minyon çocuk da girecekti yazdıklarımın arasına. üç durak daha gittik baktım çocuk inmiş. yürürken sallanan çocuk da inmiş. iki durak sonra ben de indim.    

Cumartesi, Aralık 15, 2018

Kitaplar Arası 1



Bukowski’nin adını ilk duymam seksenli yılların sonunda oldu. Yakıcı bir yaz günü güneyde çakıl taşlarının üstüne uzanmış, bir arkadaşımla beraber hem güneşleniyor hem de kitap okuyorduk. Arkadaşım Almanya doğumluydu ve Bukowski’nin bir romanını Almancasından okuyordu. Bense Hemingway’in “Güneş de Doğar” adlı romanını okuyordum. Kitapla aramda yakın bir bağ vardı, nereye gitsem yanımda taşır, en umutsuz anımda, açar bir bölüm okur ya da kırmızı bez cildini okşar, altın yaldızlı harflerle yazılmış romanın adı “Güneş de Doğar” ışıl ışıl parlarken içimde bir umut ışığı doğardı.


İnsan yanında biri varken hem de  Akdeniz güneşinin altındayken bir süre kıpırdamadan kitaba gömülürse böyle, kitaptakiler dillenmeye, içimizdekiler açığa çıkıp birleşmeye, birlikte bir şeyler yapmaya falan çalışıyorlar. O gün sıcaktı dediğim gibi, belli ki kafamızda kesişmeler, çakışımlar, saçaklanmalar, renkler iç içe geçmeye başlamış, paylaşmak arzusu hasıl olmuştu. Belki yalnız olsan yazarsın.

Arkadaşıma baktım, kitaba resmen gömülmüştü, ciddi görünüyordu, arada bir kaşı yukarı kalkıyordu, okudukça gözünde canlanan resimleri görme isteğiyle doldu taştı içim. Hep böyle olur birini okurken görsem gözünün önünden geçebilecek resimleri merak ederim, fakat kutsal atmosferi de dağıtmak istemem, kafamdan geçen düşünceler mi yoksa arkadaşım da mı öyle hissetmişti, sanki, evet, bakıştık, boşluk oldu, bir an için kitaplarımızdan ayrıldık:

“Ne okuyorsun ?” diye sordum arkadaşıma.

“Bukowski, Charles Bukowski”

“…”

“’Kadınlar’ romanın adı”

“Ne anlatıyor?”

“Kadınları!”

Güldük. Ha ha ha… Beyhude bir çabayla karşılaşmış insanların boşvermişliğiyle.

“İyiymiş” dedim sonra.

“Biraz çevireyim istersen” dedi arkadaşım.

“İyi olur”

Arkadaşım Almancadan çevirmeye başladı romanın bir bölümünü. Kitaptaki adam, Henry Chinaski adında biriydi. Çiçekten çiçeğe konup bal toplayan çalışkan bir arı gibiydi. Kadınlardan yana esen rüzgar gülü sürekli dönüyordu.

“Vayyy!” dedim bir süre sonra. Metin sarmıştı. Arkadaşım iyi çeviriyordu.


“Türkçeye çevrilmiş bir kitabı yok henüz” dedi arkadaşım, seksenli yılların sonlarına gelmiştik, henüz butik otel, kafe furyası başlamamış, nostalji denilen şey keşfedilmemiş, Çukurcuma çukurda kaldığı için bilinememiş, Asmalımescit sadece sakinleri ve İntemezzo okurları tarafından bilinmiş, Galata Kulesi’nin önünde turistler kuyruğa girmemiş, Selfie manyakları kendilerini oraya buraya atmamış, bizim mahallenin bakkalı Face’de filozof olmamış, bit pazarına nur yağmamış, Salı Pazarı’nın yeri değişmemişti.

“Çevrilse de zaten tutmaz” dedim “Müslüman mahallesinde salyangoz satma hesabı”, Oysa o zaman internet olsaydı girer bakar bin kişilik salona şiirlerini dinlettirdiğini fark eder, temkinli konuşurdum, yanılmışım sonuçta. Yurdum okuru Bukowski’yi bekliyormuş meğerse. Birileri çevirse de okusak diyormuş. Önce Avi Pardo mu çevirdi bilmiyorum, fakat Avi Pardo bu işe sıkı girişmiş ve bir Bukowski sevenler cemiyeti’nin temelinin atılmasında baş rolü oynamıştır o dikkate değer kalemiyle.

O Akdenizdeki yazın üstünden beş yıl geçecekti ve Bukowski patır patır yayınlanmaya başlayacaktı. Yıl 1994. İlk kitabı yanılmıyorsam, Kasabanın En Güzel Kızı, bir öykü kitabı, kitaba adını veren bir de öyküsü var güzeller güzeli mazo Cass’in öyküsü, Ben Gazzara’nın oynadığı “Sıradan Delilik Öyküleri”nde Cass’ı Ornella Muti oynamıştır, Muti iyi miydi, çok güzeldi orası kesin ama tanınmamış bir yüz ve biraz daha az kontrollü bir oyunculuk sergilenen bir versiyon nasıl olurdu diye de düşündüm.


Sonra galiba Postane, Ekmek Arası ve arkadaşımın çevirdiği Kadınlar, 90’lı yılların ortasındayız, Kadınlar’ı okuyamıyorum, yayınlandığı tarihte yolum başka bir coğrafyaya, başka kadınların yaşadığı bir coğrafyaya düşüyor, Rus coğrafyası diyorlar adına. İlk hafta Karl Marx kütüphanesinden içeri adımımı atıyorum, yeni bir kültür açılıyor önümde, Rasputin ve Korkunç İvan’ da burdan geçmiş olmalı diye düşünüyorum, sarışın leylek bacaklı bir kızın oturduğu banka bakıyorum aralarında bir bağlantı olmalı diye düşünüyorum. Sonra biraz fizik, biraz kimya, bolca kiril alfabesi. Bukowski’yi unuttuk, Kadınlar’ını da, hatta Türkan Şoray’ın adını ve dudaklarını da. Arkadaşımı ve o yaz yaşadıklarımızı da unutmuştum.


Fakat kadınlar unutulmuyordu. Bütün kadınlar bir aradaydılar sanki ve aynı bakış açısıyla yola çıkıp sürekli kılık, kıyafet değiştirip, makyaj yeniliyorlardı, tam tam dansı yapanları, burnuna çivi saplayanları, boynuna demir halka geçirenleri, ayakları büyümesin diye çocukluktan itibaren kalıba sokulanları, otuz iki çocuk doğuranı, gece yarısı işe çıkanı, garsonluk yapanı, yapmayanı evde oturanı, hem hepsi aynıydı, aynı gezegenden gelmişti hem de hepsi birbirinden başkaydı, yani birini tanıdığında ya da birini daha tanıdığında işi çözemiyordun. Ortada bir sorun olduğunu düşünmek zaten baştan hataydı. Tanımlamaya çalışmak umarsız bir çırpınıştı. Anlamaya çalışmak da. Vakit kaybıydı sadece. İnsan yaşamaya bakmalıydı.

Fakat ayrıntılar vardı ve kadınları, bizi biz yapıyordu ayrıntılar. Mesela evde unutulmuş bir toka çıkıyordu bir gün karşıma, bir gün elime geliyordu saklandığı yerden, küçük çiçekli tokaya bakınca, anlıyordun aslında hiç birini unutmadığını. Sadece bir süre o insanla ilgili yaşantının üstü örtülmüş ve zamanı gelince örtü sıyrılıyor, çırılçıplak bırakıyor kişiyi. 

Arkadaşımla geçirdiğim o yaz gününün üstünden nerdeyse otuz yıl geçmiş, Bukowski’nin Kadınlar’ını yeni okuyabildim. Okuduğum bazı bölümlerde acaba arkadaşımın çevirdiği bölüm burası mıydı diye düşündüm, emin olamadım, sonra kesin burasıydı diye düşündüm ilerki sayfalarda fakat sonra daha ilerki sayfalarda burasını da çevirmiş olabilir diye düşündüm, ayrıntılar konusunda hafızanın hem ne kadar kuvvetli hem de o detayları görmek istediğimizde ne kadar güçsüz olduğunu anladım, çünkü geçmiş geçmişte kalmıştır daima, anlattığımız anda bir şekilde anlattığımız şey yeni baştan dizdiğimiz sözcüklerin keyfiyetiyle sınırlıdır ancak, yazan bir el olarak biz de keyfiyetin terkisine bineriz daima, tam bir teslimiyetle.

Çarşamba, Aralık 12, 2018

Günlük Notlar 1


“yazar tutulması” diye bir şey varmış, yazar aylarca hatta yıllarca yazamazmış. Aklıma “el tutulması” diye bir tamlama geldi bu durum için, mesela. Elim tutulmuştu. Elimi piyasaya sürmüştüm. O kadar tutulmuştu ki tutanlardan başkasını göremiyordu elim. Kısaca el benim elim değildi aslında elim ellerin olmuştu elalem ne diyecek diye düşüne düşüne.
“egosu şişkin bir yazar, muhtemelen, hakkımda ne düşünürler diye düşündüğü için pek rahat olamayacaktır. Ego eli tutar. Ego tutukluğu. Şişkin ego elini yakalar. Şişkin ego tutukluğu. Kendini salmak.

Şişkin ego sansür dairesi kendini salmışlara karşı.

Kuru bir mesaj yazmak nasıl “mesaj kurusu” na dönüşür. Bir öykü adı.

Cevapsız mesajlar. Her bayramda özel günlerde mesaj çekenler.
“dikkat algısı” ümit zileli

2

Irmak zileli

Monolog narsistik yansımalar / milan kundera herkes yazar kimse dinlemez/ herkesin gürültüyle monolog halinde olduğu bir salonda kimse kimseyi dinlemiyordu/ çağımızın karakteri : selfie çılgını / çağımızın insanı kendi yansımasına hayran bakan selfie çılgını

3

Bütün sözler söylenmiş midir, belki, bütün söylenen sözler duyulmuş mudur? Mümkün mü ? Bütün sözler yan yan gelmemiştir de öte yandan. O zaman. yazmaya devam !


Pazar, Aralık 09, 2018

Yarım Evet Yarım Hayır

Berberin kanaryası erkekti ve tekti. Berberin erkek kanaryası vardı. Kanarya yalnızdı ve berber saçlarımı keserken hiç ötmedi. Kanaryanın sessizliği dikkatimi çekti, sordum “hep böyle sessiz midir?”. Sanki kendisine sormuşum gibi kanarya cevap verdi “Cik!”. Kısa ve tek bir cikti. Berber favorilerimi düzeltmeyi bıraktı ve kanaryanın söylediğini çevirmeye başladı :

“Bazen öyle bir öterki susmak bilmez.”

“Yanına bir eş alsan belki…”

“Yok o zaman hiç ötmez. Erkek kanaryanın yanına dişisini koyarsan ötmeyi bırakır.”

“Neden?”

“Bilmiyorum. Dişisine kavuştuğu için olsa gerek. Vuslat aşkı öldürür derler.”

Berber güleç yüzlüydü, dişleri de biraz fırlaktı, son sözlerini söylerken dişler iyice ortaya çıktı. Teşbihte hata olmaz. Beklenmedik yorumları severdim. Traşın konusu belli olmuştu : “Aşk ve yalnızlık”

“Şairler de kanaryalar gibidir” dedim.

Bir an yüzüme baktı zaten bakmasaydı bir yerimi keserdi elindeki makasla.

“Nasıl yani?”

“Şairler şiir yazdığı kadınla beraber olduğunda şiir yazmayı bırakır”.

“Şair de kanarya gibi yalnızken öter!”

“İşe bak” dedi berber “şair ve kanarya ha!”

Sustum. Sessizlik oldu. Berber aklına kazımak ister gibi “Şair ve kanarya” diye tekrarladı, fırlak dişi iyice ortaya çıktı. Sessizliği berber bozdu:

“Bizimkisi mecnun oldu”

Kanarya sessizliğini sürdürüyordu. Berberin makasının sesini duyuyordum sadece. Aynadaki yüzüme bakıyordum bir şey görecekmiş gibi, az önceki sözcükler geçiyordu aklımdan, kanarya, erkek, yalnızlık, aşk, şair, şiir, vuslat ve mecnun, bir şeyler yazacaktım galiba. Kelimeler uslu uslu dizilmeye başladı. İçimden bir ses kanaryadan başlamanın daha iyi olacağını söyledi. Haketmişti. Ama berberin son söylediği “mecnun olmak” aklıma takıldı. Mecnun bir isimdi ama “Mecnun olmak” halk arasında bir deyimdi, aşkından deli divane olmak gibi bir şeydi. Erkeklere özgüydü deli divanelik bu yüzden erkekler şiir yazardı. Peki Leyla ne alemdeydi bu durumda? Mecnun gibi olmadığı kesin, olsaydı “Leyla olmak” aşkın kor ateşini anlatmak için kullanılırdı. Oysa “leyla olmak” halk arasında aklı havada kişi için geçerliydi  “Leyla mısın oğlum herşeyi unutuyorsun” yine de Mecnun’un divaneliğinden bir şeyler geçmiş olmalı Leyla’ya. Derinlere daldığımı hissetmiş olmalı ki berber sordu. Saçlarım iyice kısalmıştı.

“Abi ne düşünüyorsun?”

“Yok, önemli bir şey değil” dedim “Birini hatırladım da.”

Nedense düşündüklerimle alakası olmayan bir şey çıkmıştı ağzımdan.

“Yenge mi abi?” diye sordu berber.

“Yok” dedim “öyle değil” fakat aklımdan geçenler “öyle” olana doğru yönlendi birden. O sırada berberin telefonu çaldı “Abi bir dakka kusura bakma” dedi telefonla dışarı çıktı. Tekrar aynadaki benle başbaşa kaldım. Kanarya yine sessizdi. Esin perisi olacağından haberi yoktu. Berber telefonda hararetle konuşuyordu. “Yenge mi abi?” diye sorduğu için aklımda olmayan biri aklıma düştü, berberin bütün vücuduma sarıp boynuma tutturduğu beyaz önlük ve üstünde bedensiz gibi görünen başım aynaya yansırken, kafamdaki biri yürümeye başladı. Yağ gibiydi. Tam tutacağımı zannederken elimden sıyrılıyordu. Umursamıyordum. Yeniden başlıyordum kovalamaya. Bu kaç-kovala oyunundan zevk aldığını anlıyordum. Mesele yok diye düşünüyordum, bazen böyle olur, adını bile hatırlamazsın sonra. En son “beni sarhoş ettin!” demiştim, tek bir kadeh içmediğim bir günde. Ok yaydan çıkmıştı o gün, içsem böyle sarhoş olup kendimi kaybetmezdim belki. Kanarya gibi şakıyordum o gün. Yüksek gerilim hattına yakalanmış gibiydim. Saldırganlaşmıştım. “Tırnaktan tepeye…” diyordum, “eee daha” der gibi bakıyordu “tepeden tırnağa…” diyordum bu sefer, aşağıdan yukarı atladığım bir yeri kalmasın diye. Titiz bir işçilik olsun diye çalışıyordum. Sonra çileden çıktım, şimdi şu aynaya bakan sakin gözlerim gibi değil, o an onları görme şansım olsaydı vazgeçerdim belki. O da bunu isterdi, bu yüzden bir şeyler yapmalıydı, itti beni “Hayvannn!” dedi. Yine de ölçülüydüm, serinkanlı bir yapım vardı çoğunlukla. Durdum. Dünyanın en güzel “hayvan” diyen kadınıydı galiba. Aklımdaki birinin aklına girmek üzereydim ki berberin öfkeyle kelimeleri çatlatması dikkatimi çekti : “Fazla naz aşık usandırır kızım! Benden buraya kadar!” tak… Ben aklımda yarım evet-yarım hayır oyununu oynarken berber oyunu bitirmişti. Kazananı olmayan bir oyundu bu umursamadığında. Umursadığında oyunu kazanma şansın hiç yoktu.

Berber az önceki ruh halinden sıyrılabilmek için kendini topladı. Belkide ona kadar saymıştı hızla. Makası eline aldı ve “Nerde kalmıştıkkk!” dedi fırlak dişlerini sonuna kadar çıkarıp.

 Ve kanarya şakımaya başladı “Cik cik cikkkk cik cik cikkkk” 

 


Pazar, Kasım 25, 2018

Yol

Pencere pervazında günün saatiydi saksıların
Vakit akşamdı az sonra
paydos edecekti memurlar
Bense saatsiz bir günün akşamına geçecektim
Plastik bir şişeye su doldurdum ama umutla
Kız kulesine bakan gelinciklerimi öptüm
Hayatla aramda bir köprü olmalıydı
Hep yıkılan ve yeniden kurulan
Doktor öyle demişti çürür ve yenilenir hücreler
Yap boz ya da boz yap ya da Anna’nın tersi yine Anna
Fakat Roma’nın tersi Amor
Aşkla şaka olmaz ama şakayla aşk olur
Her yol mabedine çıkmaz
Varoş çöplükleri de var yaşamın
Bilinmeyen yollar uzak denizlerin derinliği
Tek kurşunum kalmışken buldum seni
Sil baştan yaptım sadece gidişini aldığım biletin
Sırf ben istiyorum diye olmuyor ama.
O gün bugündür saatsizim…

Perşembe, Kasım 15, 2018

İnce Bir Boşluk


Ekrandaki dudaklar birbirine dokunacaktı nerdeyse ama izin vermedi paus tuşuna bastı. Oda loş. Bir saat sonra gece yarısı olacak, kalktı, telefonu boya kutusunun içinden aldı, telefona bulaşan boya lekelerini boya lekeleriyle dolu bir bezin temiz tarafıyla sildi, eline baktı, eli temizdi. Telefonun tuşlarına dokundu, zil sesi, ama açan yok, kapattı, banyoda olmalı, diye düşündü. Şövalenin önüne geldi, resim yavaş yavaş ortaya çıkıyordu, resmi yaparken her şeyden soyunuyordu, arınıyordu, üstündeki giysileri de atıyordu tek tek, bir leke, bir hücre, bir doku, bir çizgi, ruhundan soyunurken resmin ruhunu giyiniyordu, o zaman kimseyi aramak aklına gelmiyordu, ama şimdi akşam geceye dönüşürken karşısında duran resim ona yabancıydı, resimdeki gözler yabancıydı, o yabancı gözlerin yerine tanıdığı gözleri koymak için çaldırmıştı telefonu.

Ekrandaki dudaklara baktı yine, iki dudak arasında ince bir boşluk kalmıştı, kadın ve erkeğin beynine sızmak isteği doldu içine birden, onların en heyecanlı anı yaşadıklarını düşündü, bir anı dondurup o heyecanlı anı istediğimiz kadar yaşamak mümkün olsa diye düşündü, güzel şeyler çok çabuk bitiyordu, gerisi boşluk, boşluk büyüyordu, bir gün yeterince uzundu ve hayat keçi boynuzundan alınan tada benziyordu çoğu zaman, bir dirhem tadı bulmak için çiğnemek zorunda olunan bir hayat. Belki de ben sanatçı olduğum için bu böyle diye düşündü, belki de bazı ruhlar daha doğuştan ömür boyu yalnızlığa mahkum edilmiş, düşünceler birbirini kovaladı, belkilerin kol gezdiği bir saattı, belki banyodan çıkmıştır, belki banyoda değildir diye düşündü sonra, belki yalnız değildir, yok belki uyumuştur, dün gece geç yatmıştı, belkilerin can acıttığı bir saati vurdu zaman, gece yarısı olmuştu.  

Üstünü giydi, arabasına bindi ve yarım saatlik yolda ilerlemeye başladı. Eve geldi, yukarı çıktı, kapıyı vurdu, açan olmadı, bir kez daha, bir kez daha, demir kapı gıcırtıyla açıldı, uykulu gözler, ne var ne oluyor, içeri girdi, evet yalnızdı, erken yatmıştı, sarıldılar, gözlerin sahibi, “seni koca aptal” dedi gülerek, daha sıkı sarıldılar, birisinin elindeki kumandayla bu anı dondurmasını diledi…



Çarşamba, Ekim 31, 2018

Üç Beş Arası Çiçeği


1920’lerde piyasaya Gauloises’la birlikte sürülen sert mi sert ve bir zamanlar içtiğim Gitanes sigarasından haberli olup olmadığını düşündüğüm köşedeki roman çiçekçiyle göz göze gelir, arasıra selamlaşırdım, bugün yine uzaktan göz göze geldik.

Gökyüzünde kara kara kuşlar, kara kara kanat çırpıyordu, kara bulutlar her yanı sarmıştı, kara kış kapıdaydı belli, yaz zamanı bitmiş olmalıydı, pastırma yazı diye bir şey ufukta görünmüyordu, hal böyleyken, içim de istasyon mahallinde ki fırında oluşan kızgınlık, var oluş muhakemesi, sorgulama ve bir yandan olayı sahneleme, sözcüklere dökme gibi bir dizi halkayı, yazımhanenin imbiğinden henüz geçirmişken, evet, o anda göz göze geldik…

Zaten az önce trafik ışıklarında kırmızıda beklerken rahatladığımı, içimdekileri bir yere bağladığımı, içimdeki sıkıştıran basınçlı hatıradan uzaklaştığımı anlamıştım, artık az önce yaşadığım hatıra benim değildi, daha doğrusu onu artık yaşamıyordum, o hatıra için ölü bir zaman dilimi demek bile mümkün, yaşanmış ama yaşanmamış ve kendi kendime anlattığım öyküyü bir yabancı gibi bir yabancının öyküsü gibi algılamam mümkün ve bana öyle geliyor, evet, bu yabancı birinin öyküsü, benim değil…

Bizim coğrafyada çiçek satılırdı, belki her coğrafyada satılırdı, çiçeğin öncelikle şehir yaşantısında özel bir yer tutması şüphesiz insanın doğayla arasındaki mesafeye bağlı; mesafe açıktı, mesafe uzamıştı ve giderek uzuyordu, oysa çiçek o açık mesafeyi bir anda kapatıyordu, bir anda çiçeği elinize alınca, bu çiçekçide satılan, kopmuş, para mukabili alınan bir çiçek olsa da, ticari bir değer taşısa da, bir anda doğaya dönüyordu çiçeği alan kişi…

Çiçeğin bizim coğrafyada satılmasını, hadi özel günler dışında, özel anlar dışında satılmasını bizim coğrafyada şüpheyle karşılıyorum, evet, satılmakta, yoksa, çiçekçiler, sepetle dolaşan çiçekçiler, kuryeyle çiçek gönderen inter çiçekçiler, internet çiçekçileri, çelenkçi çiçekçiler olmazdı…

Yabancı coğrafyaların küçük kasabamsı şehirlerinde, küçük yerleşim yerlerinde ya da bu küçük yerleşim yerlerinin bir araya gelmiş daha büyüklerinde gördüm; bir anda elinde buket buket çiçekleriyle çevremi saran adamlar gördüm, hepsi hızla bir yere gidiyorlardı, oysa vakit özel değildi, günlerden pazar değildi, günlerden bir bayram günü değildi, yani ortada özel bir şey yoktu, ama kutluyorlardı işte bu koca koca saçı sakalı ağarmış,yaşamış adamlar, çiçek genel geçer özel bir günün anısına değil şahsi tarihlerindeki tarihler içindi, mesela doğum günlerinde, mesela evlilik günlerinde, mesela ilk tanışma günlerinde, bu tarihlere atfen ve genel geçer günlerde hiç şüphesiz mesela Sevgililer gününde, yılbaşı gecesinde, noel arifesinde, çiçekli adamlar daha fazla, daha fazla sarıyordu etrafımı, ben bu manzaralara alışık olmayan bir coğrafyadan gelmiş biri olarak, bu  adamların dolaştığı merkezde şaşkın şaşkın biraz daha tur atıyordum, acaba bizim bilmediğimiz neyi biliyorlar diye…

Gitanes sigarasındaki Flamenco yapan Gypsiden habersiz olduğunu düşündüğüm – belki de haberliydi kimbilir- köşedeki roman kadınıyla yine ve tekrar göz göze geldiğimde, birden bu tekinsiz, bu kara, bu kara çatık kaşları altından kızgın gözlerle bakan gökyüzünün, gözündeki bakışları değiştirecek, o bakışları kıracak, onu değiştirecek, ondaki havayı bozacak bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim, hepsi aynı anda oldu, bakışlar, bakışmalar, çiçek almaya karar vermem, özel bir gün olmasına gerek yoktu çiçek  almam için, tamamen içimden gelmişti…

Tornistan… “Bana çiçek ver” “tabii abi, şunlar elli lira” “yok daha hesaplı, çiçek olsun yeter, doğayla aramdaki mesafeyi kapatacak, onu biraz olsun ortadan kaldıracak bir çiçek olsun yeter, yani kokusu olsun, rengi olsun, dokunacak bir dokusu olsun” roman güldü… “abi sende alemsin nasıl konuşuyorsun öyle, doku, dokunmak falan…” “nasıl konuşuyorum” “ sanki bir yerden okuyorsun bunları” roman böyle söyleyince, durdum, şaşırdım, okuyor gibi konuşuyorsam, dizilmiş gibi konuşuyorsam, demek ki zihnim kurgulamıştı, romanla aramızda geçecek konuşmayı, ama ne zaman, hangi arada, çiçek almaya az önce karar vermiştim, öksürdüm, “tamam” dedim “sen bana bir dal versen de olur, bir tek filiz olsun yeter, anlaştık mı, sembolik” yani sonra da sembolik sözcüğünü anlayıp anlamadığına baktım, anlamış gibiydi, aklımdan Gitan’ın üstündeki Flamenco yapan kadından haberin var mı diye sormak geçtiyse de sormadım, o kadarı fazla olabilirdi, roman kadını kırmızı çiçeklere el attı, üçe, beşe bakmadan, tahmini üçle, beş arası olacaktı, ve “sarı” dedim” sarı da olsun” “hiç değilse bir tek bile olsa sarı” hemen sarılara el attı, sarıları, kırmızılara ekledi, şimdi elimde, mütevazi, inceden, bir sarı, kırmızı buket vardı, üç ve beş arasında anlaştık, üçe beşe bakmadan idare ettik birbirimizi…


Pazar, Ekim 28, 2018

Bu renk size çok yakıştı beyefendi


Taksim meydanına bakan bir evde oturuyordum. Bir gün kaldırımda yürürken kıçı kırık bir Murat 124 yanaştı korna çalarak. İçinde at hırsızına benzeyen dört herif. Direksiyonda olan, gözünde iğrenç pırıltılarla kornaya basıyor sürekli. Yerimde çakıldım kaldım. Ayaklarım kaldırıma yapıştı adeta. Kımıldıyamıyordum. Arkada oturan tipsiz kapıyı açtı “Şöyle biraz gezelim mi yavru?”, kulaklarıma inanamıyordum, ayak parmaklarımdan hızla yükselen bir uyuşma bütün vücudumu sardı, kaskatı kesildim. Arkadaki  bu sefer “hadi ama naz yapma” dedi. Sapıklık diz boyu. Gündüz gözüne götürmeye niyetlenmiş heriflerle karşı karşıyayım. Durum ciddi. Beyin mesajını verdi : “Kaç ya da savaş”. İkinciyi seçtim. Sunturlu bir küfür savurdum : “Has s.ktir ordan or.spu çocuğu”, nerdeyse arka kapıyı açan tipsize çökmek üzere koordine olmuş bedenimin bu cesur yaylanışı şaşırttı beni. Herifler de şaşırdılar. Arkadaki dışarı çıkmaya yeltendiyse de yanında ki engelledi, direksiyondaki de “iş çıkmaz bundan” dedi, basıp gittiler. Olduğum yerde öyle kala kaldım. Heykel gibi. Kıpırdamadan. Nefes bile almadım. Ta ki yoldan gelen geçeni engellediğimi fark edince kendime geldim. Ve yürümeye başladım.

Fakat sinirim bozulmuştu. Böyle bir şey başıma ilk kez geliyordu. Hem de gündüz vakti. Ben aynı bendim, sadece önceki gün aldığım kırmızı pantolon yeniydi. Gerçi, acaba diye almıştım ama. Kırmızı nedeniyle olabilir miydi ? Yok, daha neler, boğa mıydı bu herifler. O sırada takıldığım birahanenin önüne gelmiştim, eve gitmekten vazgeçip bir bira içmeye karar verdim. Biraz alkol sinirlerime iyi gelebilirdi..

Tam hafif hafif demleniyordum ki, garson elinde başka bir bira ve çerezle geldi. Onları masaya koydu. Gizli bir iş çeviriyormuş gibi kısık bir sesle “Şu karşı ki beyefendiden” dedi, “Nasıl?” dedim bir anlam verememiştim, “Beyefendi ısmarlıyor” dedi bu sefer garson, nedenini sordum, nedenini bilmiyordu garson, “al götür şunları” dedim “asabımı bozmayın benim”, “peki” dedi garson getirdiklerini geri götürdü. Az önce pis pis sırıtıp bıyıklarını buran herifin suratı bir anda düştü, yüzüne efendi maskesini taktı. “Allah belanızı versin” dedim hışımla. Oturduğum yerden fırladım. Herkes döndü baktı. O sinirle kaçarcasına kapıdan çıktım. Garson da arkamdan. “Hesabı ödemediniz beyefendi” dedi, “o aşağılık suratlı ib.e ödesin” dedim. Gözümden ateş çıkıyordu. Garson taş gibi çakılıp kaldı orda. Sinirle yürümeye başladım. Biraz yatışayım derken tam tersi olmuştu. O hızla meydana geldim. Atatürk anıtının çevresi her zaman olduğu gibi resim çektirenler, poz verenlerle doluydu. “Allah çektirmesin” diye bayat bir espiri yaptım kendimi rahatlatmak, unutmak için. Öyle olmadı. Gözünü kan bürümüş hırpani kılıklı herifin biri bana yaklaştı “yesinler senin o kırmızı pantolonunu” dedi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Beyin yine mesajını verdi “Kaç ya da savaş”, bu sefer kaçacaktım, arkama bakmadan koşmaya başladım, herif arkamdan bağırıyordu “gösterelim anam” diye.

Bir süre hiç durmadan koştum. O kadar hızlı koşuyordum ki, üstümdeki bütün renkler birbirine geçip, seçilmez oluyordu. Sonunda koşmaktan yoruldum, nefes nefeseydim, durdum. Bir butiğin önündeydim. Vitrinde siyah bir pantolon duruyordu. Siyahı alıp kırmızıdan kurtulacaktım. İçeri girdim. “Vitrindeki siyah pantolonu alacağım” dedim, jöle manyağı olmuş siyah gömlekli tezgahtar çocuk nazik bir ifadeyle “tabii şöyle buyrun” dedi, o arada “pantolonunuzun rengi çok güzelmiş” dedi. Bütün bunlar şaka değildi, rüya da değildi, sinirlerim yine zıpladı: “t.şak mı geçiyosun lan benimle, ağzını burnunu kırarım senin”, beklemediği bu tepkiyle çocuk neye uğradığını şaşırdı, “yok beyefendi ne münasebet”. Siyah pantolonu hırsla aldım, kabinde değiştim. Parasını ödedim. Tezgahtar azarlanmış bir çocuk gibi boynunu bükmüştü. Acıdım. Biraz da gönlünü alayım diye, “Rengini beğendiğin şu pantolonu al, senin olsun, umarım güzel günlerde giyersin” dedim. Yeni siyah pantolonumla huzur içinde sokaklarda yürümeye başladım.


Pazar, Ekim 21, 2018

Kapı


Evde uzanmış roman okuyordum. John Fante… Bunker Tepesi Düşleri… Yirmi birinci bölüme gelmiştim. İki gün önce yaşadıklarımı okuyordum. Bire bir… Tam tamına… Eksiği fazlası yok… Romandan çıktım kendime girdim oysa kendimden kaçmaktı niyetim. Burnumun direği sızlıyordu. Tanıdık bir ruh hali… Bıraksam ağlayacaktım hani. Ağlamadım sıktım kendimi. O derece kendimle, oysa niyetim kaçmaktı kendimden. Arturo Bandini “seni seviyorum” diyordu, ben de öyle söylemiştim iki gün önce, Helen Brownell, sırtını dönüyordu, sen de dönmüştün, Helen Brownell “git” diye yalvarıyordu, “Seni burada istemiyorum. Katlanamam.” “Lütfen kalmama izin ver. Eski odamı tekrar ver bana.” diyordu Arturo Bandini umutsuzca. Ben de eski yerimi istiyordum, eski kokunu, eski dokunuşlarını, eski sesini istiyordum; Helen Brownell cevaplıyordu senin yerine “İmkansız. Odan dolu. Lütfen git.” Burnumun direği sızlıyordu. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. O hızla çıkıp kütüphaneye gidiyordum. Deli gibi kitap rafları arasında geziniyordum. Üç beş kitap alıp eve kapanacak, romana girecek kendimden çıkacaktım. Öyle de yaptım. İki gün boyunca… Romanın kapısını açtım girdim. Kendi kapımı açtım çıktım.


Pazar, Ekim 14, 2018

Öyküler : Tekinsiz Bir Gece


Arnavut kaldırımlı sokağın taşlarını sayar gibi yürüyordum. Sanki taşların altında gizli bir şeyler vardı, beni buraya kadar getiren şeyin ne olduğunu söyleyecekti; o taşların benzeri taşları gördüğüm başka bulvarlar, sokaklar geldi aklıma, hayatımdan kesitler görmeye başladım. Kendimle böyle oyalandığım bir anda kendimi buğulu camlı, sigara dumanlı bir barın eşiğinde buldum. Hala kendimdeydim, ama içerdeki kalabalık, melankolik, loş ışıklar, ahşap duvardaki sıcak aplikler, bir köşeye sıkışmış küçük maun Amerikan bar, ufacık loş bir sahnede şarkı söyleyen cılız sesli zayıf, hatta ince bir kadın şarkıcı… Fransızca bir şarkıyı  söylüyor, daha doğrusu fısıldıyordu…

Ve hüzün, evet, bu bara hakim olan tek şey hüzündü, içerdekiler nerdeyse hiç konuşmuyor ya da konuşuyorlardı da onları kimse duymuyordu. Sanki benim gibi yolunu şaşırmış, kafası karışmış, biri için uygun görünüyordu herşey. Merak ediyordum, kendimle ilgili pek çok soruya cevap veremiyordum, neden evden çıkıp şehrin hiç bilmediğim sokaklarında geziniyor, neden hiç tanımadığım insanları takip ediyor, neden onlarla ilgili kafamda bir hikaye, bir yaşam kırıntısı bulmaya çalışıyordum, kafamda cevaplanmamış sorular dönüyordu.

Şehrin o yakasından kalkıp gece vakti buraya geçmek, üstelik soğuk bir kış günü pek de akıllca bir şey değildi. Seyrettiğim filmler, okuduğum hikayeler değil sadece, onlar, evet, seviyordum, beni oyalıyorlardı, bana başka yaşamları, hayatları gösteriyorlardı, üstelik bu oldukça konforlu bir şekilde oluyordu, ayaklarını uzatıp, sıcak bir kahve ya da sıcak hazır bir çorbayı büyük bir fincandan yudumlarken sahneler, resim kareleri hızla geçiyordu…

Dünya sineması, hikaye anlatma endüstrisi bizleri rahatlatmak üstüne kuruluydu, makinanın tuşuna dokunmak ve ayaklarını uzatmak yetiyordu sadece, o andan itibaren, istersen uzaya bile gidebilirdin, sanal bir sevgili bulabilirdin, ama dokunmadan, dokunursan bu sana pahalıya patlardı, ne kadar olduğu o koşullara ve ne kadar şanslı olduğuna bağlıydı ve sıcak domates çorbanı dilini yakmadan içmeliydin.

La Vie En Rose adlı şarkıyı söylüyordu buğulu camlı, sigara dumanlı küçük, giriş katındaki barda yemekten çok kahve ve sigarayla beslendiğini düşündüğüm bir grisini çubuğuna benzeyen şarkıcı, şarkıyı sadece söylemiyor, onu yaşıyordu ve sesi gerçekten Edith Piaf’ın sesine benziyordu.

Çevreme bir kez daha ama daha dikkatli bakındım, oturduğum yüksek bar taburesinde sağa sola dönmeye başladım hafifçe. Bir noktaya bakarak içki içmeyi sevmezdim, bu şekilde içki içen birini gördüğümde, yani böyle biri bakışlarını sabitlemiş, dirseğini ahşap bar tezgahına dayamış ya da çenesi elinin ayasında dirseği tezgahta, bakışları dediğim gibi sabit olan ve sabit bakışları önündeki cam raflarda envai çeşit içkiler dizilmiş büyük bir aynada buluşan birini görsem, adamın bakışlarının odak noktası olan o noktada buluşurdu benim de bakışlarım.

Barın ucundaki taburede oturan kemerli burnu hemen göze çarpan, iri cüsseli , orta yaşlardaki adam tam da anlatmaya çalıştığım gibi bakıyordu tam karşısındaki aynaya, yalnız adam başını iki elinin arasına almıştı dirsekleri bara dayalıyken. Adamın bakışları sert, deliciydi, sanki bir fırtına kopuyordu içinde. Önündeki içki bardağı boşalmıştı ve suratının kırmızılığına bakarsan epey yuvarlamıştı bu bardaklardan. Adam hiç kıpırdamadan şişelerin arasından akseden aynadaki yüzüne bakıyordu, daha doğrusu gözlerine bakıyordu, gözlerinden yayılan parlak bir ışık barın duvarlarındaki apliklerin sıcaklığıyla birleşiyor, ani ısı değişikliklerine neden oluyordu.

Adamın derdi neydi belli değil. Adam baktıkça, baktıkça, sanki adamın yüzü aynadaki aksinde kayboldu ve şişelerin arasında sadece gözleri görünmeye, sonra gözbebekleri büyümeye başladı; bir şey sanki adamı o noktalara gözbebeklerine çekiyordu, bir akım olduğu, bir hava akımı, bir elektrik olduğu besbelliydi, sağıma soluma baktım bu akımı hisseden, gören var mı diye, herkes kendi halindeydi, benim dışımda barda oturan tek müşteri olan adamın içinde bulunduğu ruh halinden kimsenin haberi yoktu. Masalarda oturan bar müşterileri yine fısıldar gibi konuşuyorlardı. Barmen kendi havasında bardakları kuruluyordu. Adamın kaşları daha çatıldı giderek. Sanki dünyaya kızmış başka bir dünyaya yolculuğa başlamıştı içinde. Aynadaki gözlerine baktım, adamın gözlerini aynadan görüyordum, birden gözler kayboldu ve aynada bir delik açıldı, bir kara delik ve delik hızla büyüdü, bir insanı içine rahatça alabilecek kadar genişledi ve birden adamı içine çekiverdi, hızla, birkaç saniye içinde.

Adamın kara delik tarafından vakumlanması, delikten içeri pike yaparak girmesi, Jack Daniels şişesine ayağını çarpması, doğal olarak şişenin yere düşmesi, ama düşmüyor… Şişe düşecek diye beklerken, yani şişenin havada ki süzülmesi birkaç saniyeliğine adamın kayboluşunun yanına bir garnitür gibi dizilirken, at kuyruklu, akşam mesaiye başlamadan önce bir spor klübünde Body çalışan, aynı zamanda son sınıfta Yaratıcı Yazarlık dersleri alan ve bu bardaki bütün delikleri ama kara ama pembe bütün delikleri bilen barmen bir zamanların ‘Kedi’ lakaplı efsanevi kalecisi Ricardo Zamora Martinez gibi sıkı bir  plonjonla Burbon Viski şişesini yakalıyor havada. Belliki barmen çok deneyimli, defalarca bu şişeleri havada yakalamış. Barmen iki şeye tanıktır; bir şişenin düşüşüne, iki gizemli aksiyon sahnesine tanık oluşuma, bu durumda ikimiz de tanık olarak bakışıyoruz, ve sanki bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi bir havanın içine giriyoruz…

Barmen beni ilk kez görüyor bu daha önce hiç gelmediğim Arnavut kaldırımlı ara sokaktaki karanlık ve gizemli barda. Az önce paylaştığımız sırrı, yani burda kara delikler olduğunu herkese ifşa etmemem için bana yaklaşıyor ve hala fısıldayarak şarkı söyleyen ve sanki hayat boyu orda kalacakmış gibi duran sahnedeki şarkıcının fısıltılı sesinden bile daha alçak bir tonda fısıldayarak bana içki ısmarlamak istediğini söylüyor, benden diyor, kabul ediyorum tereddüt etmeden. Anlaşıyoruz sessizce burda olup biteni kimseye anlatmayacağıma dair.

Barmenin ısmarladığı Double Jack Daniels Burbon viskiden sonra iyice ısınmış bir şekilde çıkıyorum bardan, çıkarken son bir kez bakıyorum sahnedeki şarkıcıya ve gözlerinin görmediğini anlıyorum. O hep sahnede kalacakmış gibi söylüyor sarkısını sonsuza kadar… La Vie En Rose, o kadar hüzünlü söylese de hayatın bir yanı da La Vie est Belle.

Arnavut kaldırımlı sokağın taşlarını adımlarken, loş sokağın başında, içerde kaybolan adama benzeyen bir silüet görüyorum, bir gölge gibi kayıyor gecenin içinde ben de peşinden sürükleniyorum, ikimiz de gecenin karanlığında kayboluyoruz. 



Pazar, Ekim 07, 2018

Kıyıya vurmayan balık suyu farketmez


Dün akşamın tuhaf ruh hali muhtemel ki Cortazar’dan gelmişti; atlatmam için biraz okumalar yapmak zorunda kaldım; Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz’e dair bir karar vermek için erken diyorum ama kitabı okumaktan çok uzağım belki yeni bir roman başlangıcı için uygun bir akşam değil, romandaki isimler uzaydan gelmiş yaratıklar gibi, metin ise var olmayan bir hiçliği anlatıyor sanki. Kitaplığa geri koyuyorum.
Fakat Ben Tek Siz Hepiniz hemen yakalıyor beni, aklımda hangi öyküler kalmış, Nakavt, Cenaze, Gizli Kamera, hemen aklıma gelenler. Hakan Bıçakcı daha çok öykü yazmalı bence romana göre çünkü kendi öykü dünyasında karavana ihtimali çok düşük.
Geçen ayın OT dergisini yeni elime alıyorum. Yarısına kadar okuyorum. Rewhat’ın Yukardaki Youtuber adlı öyküsü ve çizgileri yukardan aşağıdan kavrıyor anı, derginin kapağına indeksliyorum. Öteki öyküler günü kurtarmaktan ötede değil, Hakan Bıçakcı bile. Fakat sürekli onikiden vuramazsın diye hatırlatıyorum kendime.
“Kıyıya vurmayan balık suyu farketmez” yazmışım cep telefonuma nerden esinlendimse.
Muhtemelen vapurdaydım. Bir an önüme, arkama, sağıma, soluma baktım. Sobe diyesim geldi. Bir kişi hariç herkes cep telefonunun ekranına bakıyordu en ciddi halleriyle, o bakmayan bir kişi de simit yiyordu, o da simitini yedikten sonra bakar.
Modernite herkesi aynılaştırıyor özgünleştirme masalıyla. “Ne” olduğu değil “nasıl” olduğuyla ilgili bir masal bu. Masal yine aynı masal ama anlatıcının anlatışı farklı. İnsan sayısı kadar anlatım şekli olsun. Ürünlerin görünüşleri sürekli değişsin; mesela cep telefonunu başka türlü anlatabilirsin, tak-çıkar kapaklarıyla kendi tarzını yaratabilirsin, otomobilini modifiye ya da fabrikadan isteğe bağlı donatımla alabilirsin, motosikletini custommade sipariş edebilirsin, evini bir iç mimara dekore ettirebilirsin. Bunlara gücün yetmiyorsa, indirimli satışlardan edindiğin yeni giysilerinle kendine yeni bir tarz yaratabilirsin. Nesneler üstünden farklı anlatımların monotonluğu kırdığına koşullanmış dünya. E3 modeli Q4 modelini döver, Z7 A2’ye  haliyle fark atar, yerinizi alın, kemerlerinizi takın, kalktık, küresel köyümüze hoşgeldiniz.
“Kıyıya vurmayan balık suyu farketmez” ekonomik krize dair bir cümle olmalı.




Boyalı Kuş

Jerzy Kosinski Boyalı Kuş’ta bir kuşçudan bahseder kitabın bir yerinde, kuşçu biraz psikopat ve sadisttir, sevgilisi ortalıkta görünm...