17 Eylül 2021 Cuma

Daraltılan

“o eski heyecan kalmadı gibi!” dedi. Fısıltılı, güçlükle çıkan sözcüklerdi bunlar. Kelimeler sessizliği mühürledi. Adam mührü kırmak istercesine “pencereyi açayım” dedi, kalktı. Hemen dönmedi balkondan, tek tük aracın geçtiği caddeye baktı bir süre. Bir minibüs Kadıköy istikametine doğru gecenin karanlığında hayalet gibi göründü gözüne. “Şimdi Baylan’da olsaydım” diye düşündü. Şeker, çikolata parçacıklarıyla, serin bir limonata yudumunu dilinin üstünde kaydırdığı,  yuvarladığı bir kesitin içine girdi. “tıkanınca çıkmalı” diye bir önerme akabinde geldi. Baylan’ın Cup Griye’sindeki krem şantiyeli kedi dilini  yersem tıkanıklıktan çıkarım, diye önermeyi genişletti. Arkasından Cup Griye’nin muhtevasına, hiç değilse, karamel sosuna, vanilyasına, balbadem sosuna geçebilir, hatta daha ötesi, ünlü müdavimlerine, mesela elli kuşağına, Baylancılar’a, Attila İlhan’ın “Üçüncü Şahsın Şiiri” ne dokunabilirdi. Dokunsa genişleyecek, balkondan içeri ferah girecekti…


10 Eylül 2021 Cuma

Halet-i Ruhiye

SABAH

Böyle havalarda, gökyüzü griyse, bir de yağmur yağmışsa, şehir yeni yeni uyanmaya başlamışsa, caddeden geçen tek tük araç lastiğinin ıslak asfalta sürtünmesi o yağmurlu havalara özgü hışırtıya denk gelmişse, oturup birşeyler anlatmak isterim. Niyetim o anın sıradanlığını aşmak, o anı söze dökerek içimdeki boşluğu kelimelerle doldurmaktır. Yazmak kendi deneyimlerime göre en kestirme ve iyi yoldur böyle durumlarda. Sadece bir kalem, kağıt yeterlidir yaşanan anın içini doldurmak için. Kimi zaman bu boşluğu derinden hissederim, içim boşalmış, dünyaya, kainata dair her ne varsa beni terk edip gitmiştir. Böyle anlarda boşluğa, derin bir yalnızlık hissi eşlik eder. Hiçbir şey, yaşanmış bir ömür, hatıralar ve geleceğin o belirsiz yüzü, o dipsiz derinliği dolduramaz. Herşeye rağmen, adına “yaşam” denilen ve “sanat” olduğuna dair kitaplar yazılan kişisel-toplumsal kurgularımızın bulanık yüzü, bilinçaltının o karanlık derinliklerinden bir buyrukla kendini gösterir: pencere önüne iki güvercin konmuştur; iri, ürkek ve çirkin güvercinlerdir bunlar.  

AKŞAM

Güneşin batışındaki o tatlı ahenk söyletiyor. Bir sevi, bir arzu, bu coşku nerden geliyor? Güneşin suya savurduğu o altın tozdan mı? Her soluğa sinen o esrardan mı? Yoksa attığı adımın kadrini bilen candan mı? Eylül ayının o tatlı esrik havası nasıl da öttürüyor kuşlar gibi. Her nevine ayrı bir çeşni katmış kainatın bir parçası olmanın kıvancı… İşte, Eylül, kendini gösterdi. Geçmiş Eylül’ler de hatırlandı. Yol haritamızdan geçen Eylül’ler… Edebiyat tarihine giren Eylül’ler. Dile gelen Eylül’ler…

7 Eylül 2021 Salı

Kafede

Göz ucu… artık kaçamak değil… bir yabancı yabancılığını aşmak sevdasında. Bitse hayat biter. Devam etmeli. Yabancı kadının eksiği –kimin yok ki-  sabırsız,  hemen olsun istiyor. Tezcanlı. oysa onlar yabancılar. Şarkıdaki gibi değil: “iki yabancı gözler birleşmiş-iki yabancı kalpler sözleşmiş-iki yabancı gölgelere sinmiş” “İki Yabancı” Fecri Ebcioğlu’ndan. gecede geçer. bunlarınki ikindi vakti. Yan yana iki masa... Önce kaçamak bir süre, sonra açık, al beni, sonra sar beni, sar sinemi. Erkek “sinem geniş” ve “size dönmüş” dercesine dönmüş merkezine. Yabancı kadın kokluyor havayı milyonlarca yıllık sezgisiyle.

4 Eylül 2021 Cumartesi

Girizgahlı Fantezi

GİRİZGAH

Kelimeleri bırak... önce söz vardı! Onlar nasıl olsa birbirini çeker… önce kendime söyledim. e-kağıda bakıyorum, wörd imleci yanıp sönüyor. tüm donanımlar hazır. Önce ruh vardı, hazır, sonra enerji o da hazır, dinlenmiş olmak, güzel bir uyku çekmiş olmak, dünyaya umutla bakmak, umudunu başkalarında değil de kendinde bulmanın özgürlüğü, göbek bağını kesmen, bunlar da hazır, sonrası teferrüat, bir kupa dolusu kahve, birkaç parça limonlu bisküvi, üç,beş adet kavrulmuş badem, birkaç tane ceviziçi, iki  küçük parça çikolata, kaloriye dikkat ediyoruz, böyle bir dönem, dönem, dönem alışkanlık, tiryakilik yaratan gıda ürünlerine karşı nefsimizi iyice törpülüyoruz, yazın son iki ayında, yani Temmuz birde, kısıtlamalar kalktığında başlayan, kalori kısıtlamalı bir yaz mevsimi, o tatlar yine var öte yandan, porsiyonlar küçülebilir, küçük ve yavaş adım atar gibi çiğnendiğinde porsiyonlar büyür üstelik tat duygusunun da keskinleşmesi cabası, öte yandan günlük egzersiz ve yürüyüşleri de hesaba katmalı, kaloriye çekilen ayar, abur-cubur uzak dursun, sağlıklı gıdalar, bunların hepsi ayda çok rahatlıkla beş kilo çeker. motivasyon önemli!

FANTEZİ - ÇOK GÜLDÜK AĞLAYACAZ

“Beş kilo, ayda, beş kilo mu?” “nasıl yaptın ya?”

“ya canım biliyorsun, kafama koyduğumu yapan biriyim!”

“bilirim! Peki her gün spor yapıyor musun?”

“hayır, bazı günler, mesela bir gün dinlenme, bir gün egzersiz gibi, aşağı yukarı, her gün spor kesinlikle yapılmamalı, çünkü kasları iflas ettirtmek işten değil o zaman”

“öyle galiba! Bir de ben başlayabilsem!”

“neye başlayabilsen?”

“spora ve diyete tabi ki de!”

“niye ihtiyacın mı var?”

“yok mu?” kuşkuyla bakar.

“yok canım. Böyle o kadar hoşsun ki!”

“böyle!diyosun, yani, tombik halimle!”

“ya canım ya, alınganlık yapıyosun, öyle demek istemedim!”

Gülerler. Biraz uzar. Uzar. Hani sinirler bozulmuş gibi. Zaten gülmek eylemi belli bir gerginliğin arkasından gelir.

“sen çok yaşa iyi mi?”

“ne güldük ama!”

“çok güldük ağlayacaz! şimdi”

“ağzından yel alsın! Hiç sevmem “çok güldük ağlayacaz şimdi!” sözünü”

“eh o da herhalde bizim gibi, baskı altında yaşayan kültürlere özgü!”

“”baskı” derken, ne demek istedin?”

“ya, biliyorsun, ataerkil toplumlara özgü, konuşma, şunu yapma, sus, sen karışma, sessiz ol, şu atasözlerine bak, “ağır ol da molla desinler”, “söz gümüşse sükut altındır”, biraz düşünsek kimbilir daha neler çıkar!”

“eh! Haklılık payın var!”

“sonra, bir de cinsiyetçilik var, mesela “eksik etek” derler, “saçı uzun aklı kısa” derler”

“sen dolmuşsun güzelim ya!”

“ doldum tabi ya, bu memlekette nasıl dolmasın insan. Cinsiyetçiliğin olmadığını söyleyebilir misin hiç tereddütsüz?”

“hiç tereddütsüz? Sanırım biraz tereddüt ederdim!”

“biraz? Tabi ya, erkeksin sonuçta, politik yorumluyosun. İşine de geliyodur öte yandan. İktidar cazibesi başınızı döndürüyodur.”

“ya canım biraz sakin olsan!”

“yok olmayacam, sakin, makin olmak istemiyorum, ne bu ya!”

“yok, hayatım şurda iki kuruşluk keyif yapacaktık!”

“keyif, ha, sen zaten keyiften başka ne bilirsin, varsa yoksa, haz, huz, hız!”

“huz, ne ya?”

“ne bileyim, ben ne dediğimi biliyo muyum?”

Ekrandaki karakterler birden boşalırlar. Saatin kurulu zembereği boşalmış gibi kahkahalarla gülerler. Gülerler. Gülerler. Zaten makaraları koyvermek hep bir gerginliğin arkasından gelir. Gecenin saat üçü olmuştur. Her bota maydonoz komşu duvara vurur. “lan bu saatte, oraya gelirsem ananızı ağlatırım!” zavallı anam! der çocuk, hep anamızı  ağlatırlar, babaya dokunan yok! Zaten baba da malum, “erkekler ağlamaz” düsturunca ağlamak istese de ağlayamaz.

Çünkü böyle buyurmuş zerdüşt!


31 Ağustos 2021 Salı

Bir Ferhan Dünyaya "C" demiş

 


Ce cubbab ı cubbab cubab ce cubbab ı cubbab cubab… öyle gidiyor… Tiyatro oyunu, “Ferhangi Şeyler”, yer Ses ya da Küçük Sahne, oyunun başlarındaydı cubbab silsilesi yanlış hatırlamıyorsam, üstelik kaç kez seyrettim unutmuşum, hafıza işte, geçmişten kalan bir kül zerresi, üflesen uçar o da… kalan ne? ne bir kelime ne bir ezgi, ne bir suret, ne bir biçim değil, ne bir şekil değil, ne de sınırlanmış ve kalıplanmış bir şey değil kalan. Kalan şey yüreğimizde hala kaldığını varsaydığımız gençliğimizin o saf ve çocuk bakışları. Ferhan Şensoy ve Ferhangi Şeyler’den, bugün bende kalan, Ferhan’ın o cubbab ı cubab dizgesinde bizlere, koltuklarında oturan seyircilere attığı o çocuksu ve afacan bakışlar. Gerisi, teferruat, cubabı cubab silsilesi arkasına koyduğu kelimeler “bugün telefonu açasım yok” (…) “bugün okula, işe gidesim yok” (…) “bugün…” bilmem neyi yapasım yok. Belli ki oyun bize bir “C” diyecek daha kafadan, hissettiriyor. Karşı bir bakış, onu da tahmin ediyor ve bekliyoruz. Bu dünyadan “C” diyen bir Ferhan geçmiş. Karşı bir Ferhan o nedenle ve yine aynı kumaştan, aynı kafadan, aynı tohumlardan, Turgut Uyar’ın bir şiiri giriyor oyunun bir yerinde, hafızam beni yanıltmıyorsa, “Ben ne güzel, ne güzel işerim, doğan güneşe karşı, ben ne güzel, güzel işerim güneşe karşı”. Bir şeye ya da bir şeylere karşı olmak. Karşı olmak, karşısında olmak, bir yerin, bir düzenin dışında kalmak, sakil, eğreti, bu dünyadan değilmiş gibi dünyayı karşılamak ve inadına yaşamak, üretmek, yaşam sevincini ve enerjisini o karşı bakışlardan almak. Ferhan Şensoy, deyince bende kalan…

Kuşluk vaktine doğru, mahallenin tanıdık ve girişken bir siması, bir merhaba, üç beş kelamdan sonra duyurdu, şu “İş kültüre gidiyorum Ferhan Şensoy’un kitaplarını alacağım!” . Şu değil ama, Ferhan Şensoy ölmüş. Hissettim. Acaba? diye hafif bir sızının karanlık belirsizliği. Biri durup dururken neden gidip Ferhan Şensoy’un yazın külliyatını alsın, öyle değil mi? Biz, okurlar yaşarken hiçbir yazarın külliyatını öyle bir seferde almayız, bir yana, yaşarken handiyse onu okumayız bile, Pamuk’un bir yazısında dediği gibi “en iyisinden ölü bir yazardır bende okuma arzusu uyandıran”. Nedendir bilmem, sanatçının ölüsü para eder, bu bütün dünyada aynıdır, sanat tarihine göz atarsak, anında üç beş hikaye buluruz. Neyse geçelim bu faslı…

Öğleye doğru, günün çok çok yarım saati açılan televizyon, ivedilikle şu haberi geçti : “Ferhan Şensoy 70 yaşında kalp-damar rahatsızlığından vefat etti.” Vefat kelimesi ölmek fiilinden daha mı soyut geliyor bilmiyorum, ama,  bu coğrafyada bilimum ayrılığın kökeninde, “dil” yatıyor, kültürel farklılıkların ve anlaşmazlıkların ve kutuplaşmaların kökeninde, dilin faklı söylemleri değil de onlara yüklenen aşırı yorumlar var, yoksa, farklı kelime ve sözcükler olsa olsa bir dili zenginleştiren unsurlardır, isteyen Şekspir İngilizcesine ve o muhteşem Oxford sözlüğüne bakabilir. Neyse konu bu değil, elbet, araya girdi, dil mevzusu, oysa haberde dikkatimi çeken şey özellikle “kalp-damar rahatsızlığı” idi, bence yetmiş yaş bir şey değil, ama bir erkek için ortalama bir yaş, hatta belki de Türkiye ortalamasının biraz üstünde, o açıdan Ferhan Şensoy’un yaş artışı ve niceliği bakımında hissesine düşenin hiç de fena olmadığını söylemek mümkün, fakat ellilerinde olsaydı, mesela pandeminin ilk günlerinde, nerdeyse ilk resmi vakalar,  açıklanır açıklanmaz yine bir kalp sorunundan aramızdan ayrılan Levent Ünsal gibi, olsaydı daha üzücü olurdu şüphesiz, neticede hepimiz aynı yolun yolcusuyuz, ama geç ama erken Şafak bir gün atacak. Bu arada Levent Ünsal’ın Ferhan Şensoy, Şahları da Vururlar oyuncu kadrosundan ve yetiştirdiği isimlerden olduğu ve Ferhan gibi Galatasaray Lisesi mezunlarından olduğunu belirtmeden geçersem eksik kalacak sanki. Sahnelerin değerli iki isminin de kalp-damar rahatsızlığı nedeniyle nihayete varmış olması düşündürücü, dağarcığımızda mevcut öteki kalp-damar kaynaklı ölümleri dikkate aldığımızda. Acaba bir tarihte, yine bir sahne sanatçısından duyduğum, sahne heyecanı ve hızlı yaşam mı, müsebbibi ölümlerin? Belki öyle belki değil, olan oluyor ve olacak olana karşı da çare yok… ne çare hayat sürerken hayatı hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak biraz olsun insana o nihai anı unutturabiliyor. Bu da insanın trajedisi sonuçta. Bilmek ve bilmiyormuş gibi yapmak. Gözüm yazıya başlarken gülmece bölümünden çekip aldığım Ferhan Şensoy’un “İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You!” adlı kitabına takılıyor. Kapakta kırık bir yumurtanın üstünden oturan Ferhan Şensoy var, mavi dalgalar üstünden sonsuzluğun kapılarını aralıyor… sonsuzluğun o altın halesi üstünden, daha dünyanın tozu üstündeyken, bir selam çakıyor sanki. Mutlu bir gülümseme, bence her şeye rağman, Cemal Süreya’nın mısrasında olduğu gibi “her ölüm erken ölümdür” ve “üstü kalsın”…  




İyi ki, yumurtayı kırıp da “C” demişsin usta! Kendine iyi bak oralarda!  


 

28 Ağustos 2021 Cumartesi

Mor Salkımlı Balkon

“Şukufeeee!”… “e” harflerinin yayılarak söylenmesi hiç değişmiyor. Şukufe  suladığı saksı çiçeklerinin kendinde yaşam sevincini devşirdiyse, duymuyor hiçbirini… Fakat “e” harfi yırtınırcasına uzadıysa mesela “Şukufeeeeeeee…” gibi ve hınçlı bir  “gel beeeee!” eklendiyse arkasına işin rengi değişiyor. Seste mız mız ve pestenkerani bir özgeçmiş sezilirken bir de “e”lere uyguladığı şiddet fazla dikkat çekici değil mi? Öyle ki bir noktadan sonra sesin uyarıcılığının ötesinde bir beklenti oluşuyor: “yine seslenecek mi?”. Çünkü günün her saatinde duyulabilecek bir ses. Kuşluk vakti, ikindi vakti, yatsıda ve gecede… ve insan zamanla, o tarazlı sesin, adını kapı zilinden bildiğimiz Kemal Terzigil’in imlediği yaşantıyı merak etmeye başlıyor.

*****

 Sadece, kapıcıyla konuşurken ve asansörde gördüğüm o Mona Lisa bakışlı Şukufe’nin yaşantısı, tarazlı ve sıtma görmemiş o sesin ısrarlı dolaşımıyla gece-gündüz tekrar tekrar gözümün önüne geliyor. Nasıl bir yaşantısı olabilir Şukufe’nin? Dahası ne kadar dayanabilir?

*****   

“Şukufeeeeeeee!”

İki kat hacimli bir sesle titriyor o vakit. Artık Şukufe bir kanaviçe işler gibi beş metre kareye sığdırdığı bu cennet köşesinin huzur veren atmosferinden ayrılmak mecburiyetinde. Pijamalı adamsa,  göğsünden fırlamış bukle bukle beyaz tüyleri umursamıyor bile, insan merak ediyor, boynunda madalyon, göğsü açık, favorili, pabuç yaka gömlek ve kravatlı, İspanyol paçalı vakitlerden kalma bir fotoğrafı var mı ya da böyle bir fotoğraf çektirmiş olabilir mi, diye…  Şukufe ablanın, Kemal Terzigil’inde benzer bir resim olmalı… zihnin patikalarından sızan gizemli bir kokunun çekimindeyiz artık ...

*****

Sonra, yine ısrarla “Şukufeeee!” balonun içine yerleşiyor kuşluk vaktinin o mayhoş anında… metronomik bir ölçüyle uzayan “e”ler, diline pelesenk olan adı ısrarla tekrarlıyor. sevdiceğin adı söylendikçe çay demlendikçe güzelleşir. Burda insan sevdiğini paralar gibi.  Ne başka birisinin Şukufe’ye nasıl seslendiği ne de konuşmuşluğu var, ferforje balkon ayrımını kaplayan mor salkımlardan bizim tarafa geçen başka bir ses yok. Bir yıldır, geleni-gideni olmayan bir ev. Öte yandan, huysuz –hakkını vermeli- memur emeklisi Kemal amca ve hem fedakar hem de vefakar Şukufe abla arasında epi topu, “e” leri uzatılan bir Şukufe var ve adı duya duya insan merak ediyor: “Şukufe” diyor kısaca “tomurcuk “anlamında, sözlük, yani henüz çiçek açmamış nebatat anlamında, Farsça’dan Osmanlıcaya giren kelime tezhip sanatında çiçek desenli resimlerin de ortak adı, “Şukûfenâme” ise envai çeşit çiçeklerle bezenmiş kitaplar için kullanılan ad, lale, karanfil, gül, nergis ve daha nice çiçek hakkında zengin bir görselliğe ve bilgiye sahip kitaplarmış.

Böylece, merakımızı celbeden bir “Şukufe” bize bir meşguliyet ve akış bahşediyor, artık canımızın sıkılmasına imkan yok, kalkıp, semt kütüphanesine gidiyoruz, ben, ortağım ve diğer iki kafadar miskinliğin, can sıkıntısıyla ikiz kardeş olduğu varsayımıyla harekete geçerken, Alain “Mutlu Olma Sanatı’nda”n göz kırpıyor, Alain’in “Can Sıkıntısı” na karşın yazmış olduğu reçeteyi akılda tutuyoruz : “Elinde yapacak ya da bozacak bir şeyi olmayan erkek çok mutsuzdur.“(…) ”Algılamak ve harekete geçmek can sıkıntısının gerçek ilaçlarıdır”(…) “Bu düşünceler, zenginlerin hayatını dolduran çeşitli uğraşları anlamamıza yardımcı olmaktadır. Bu gibi kimseler kendilerine binlerce iş ve uğraş bulur; bunları yerine getirmek için yangına koşarcasına koşuşup dururlar.” (…) “Günde on ziyaret yaparlar, konserden çıkıp tiyatroya giderler. Daha hareketli olanlar av partileri düzenler, savaşa katılır ya da tehlikeli yolculuklara çıkarlar. Bazıları da otomobil sürer, uçağa binerek düşüp de kemiklerini kırma fırsatı çıksın diye sabırsızlanır. Yeni hareketler ve yeni şeyler gerektir onlara. Kendi içlerine kapanacak yerde dünyayı dolaşmak, insanlar arasında yaşamak isterler. Eskiçağlarda yaşamış olan şu koca mastondant’lar nasıl ormanları yiyip tüketmişlerse, onlar da gözleriyle dış dünyayı yiyip bitirmek isterler. En basit olanları burunlarına ya da midelerine yumruk yemekten hoşlanır; böylece gerçek dünya ile ilişki kurarlar ve kendilerini çok mutlu hissederler. Savaşlar başlangıçta belki de can sıkıntısına çare olarak ortaya çıkmıştır. Savaşı en çok isteyenler değilse bile, savaşmaya en çok hazır olanlar, çoğu zaman yitirecek şeyleri en çok olanlardır. Ölüm korkusu tembellere vergidir; ne kadar tehlikeli olursa olsun hemen yapılması gereken bir hareket söz konusu olduğu zaman çarçabuk ortadan kalkar. Savaşın ölümün en az düşünüldüğü durumlardan biri olduğuna şüphe yoktur. Şu çelişki de buradan gelir: İnsan hayatını ne kadar doldurursa, onu yitirmekten o kadar az korkar.”

Can sıkıntısına deva diye aldığımız kelimelerden terkip birkaç doz ile akış tam kıvamında seyrediyor. O arada Namık Kemal’de bir cümleyle katılıyor metne : “Cihanın her türlü ezhârını cami şükûfezâra düşmüş zenbûr gibi” yani “dünyanın bütün çiçekleri arasına düşmüş bir arı gibi”… Vefakar Şukufe ablanın kadri, ne kadar bilinir ne kadar bilinmez bilemeyiz lakin, biz onu Namık Kemal’ın cümlesindeki, şüküfezara yani çiçek bahçesine düşmüş arı gibi “mutlu” saymaya teşneyiz, kendine mor salkımlı balkonun bir köşesinde bir Şukufe köşesi kurabildiği için…

Boyalı Kuş

Jerzy Kosinski Boyalı Kuş’ta bir kuşçudan bahseder kitabın bir yerinde, kuşçu biraz psikopat ve sadisttir, sevgilisi ortalıkta görünm...