1 Haziran 2019 Cumartesi

Yatak Odasının Gizemli Sakini


Yataktan sakin kalktım bu sabah. Zaten yataktan sakin kalkan biriyim. Bazı insanlar yataktan ters kalkar. Sanki uyandıkları için gizli bir öfke duyarlar içlerinde. Yine mi tanrım! Neden her sabah kalkmak zorundayım? Bazı insanların gece bazı insanların sabah insanı olmasının bir rolü var sanırım. Ben sabah insanıyım. Sait Faik’de sabah insanıydı sabah kalkar yazardı yazılarını. Kafka öyle değildi geceleri yazardı aşırı uykusuzluk çekerdi. Bu sabah yine sakin kalktım. İyi bir uyku çekmiştim. Vücudum dinlenmişti. Enerjim yerindeydi. Banyo ve tuvalet rutin işleri, tekrar odaya dönüş. Çorabımın tekini aldım yerden bir böcek hızla kaçmaya başladı. Daha önce de görmüştüm bu böceği, arada ben yazarken yanımdan geçiyor, bir gözüm klavyede bir gözüm böcekte oluyor gözden kaybolana kadar, rahatsız edici bir yanı yok belki evin öteki odalarına, salona, annemin odasına da arada uğruyordur kimbilir, o kadar küçük ki dikkatimizi çekmesi mümkün değil.



Böceğin boyu bir santim kadar, ince gövdesi kurşuni renkte, ön ve arkadaki dört adet anteniyle yönünü tayin ediyor, tehlikeleri seziyor. Şu an onun için bir tehlike arzettim. Böcek havadaki elektrik dalgalarını algıladı. Savaş ya da kaç! Her canlının yaptığı budur… Böcek benle savaşamaz.  O nedenle kaçıyor. İlk kez bu kadar yaklaşıyorum odamın sakini bu böceğe. Ortamına göre kullandığım yerde duran sırt çantaları kaçmasını engelliyor. Yere saçılmış tenis topları da aralarından zig zag yapmasına neden oluyor. Böcek tüm engelleri aşıp elbise dolabının sınırına geldi. Fakat orda da elbise dolabı çıktı karşısına. Hey tanrım bu ne hantal böcek böyle ! Zorla öldürtecek kendini ! Böcek şimdi tam dolabın sınırında kımıldamadan duruyor. Ön taraftaki antenleri bir sağa bir sola oynuyor tehlikenin boyutlarını sezmek için. Bir tenis topunu alıyorum elime kurşuni böceğe bir santim kala tutuyorum havada, istediğim an onu ezebilirim, bir canlının yaşamı benim elimde, hiç şahit yok, gün daha ağarmamış, yataktan yeni kalkmışım, kurşuni böcek, ben ve ölüm kalım mücadelesi.

“Hayatını bağışlıyorum!” diyorum böceğe arenada kölenin hayatını bağışlayan imparator edasıyla. Oysa böcek kaderine razı. Ölüme hazırlamıştı kendini. Beklenmedik davranışım onu şaşırtmışa benziyor. Hala ortalıktan kaybolmadı. Yardımcı oluyorum yerdeki kilimin pot yapan yerlerini düzeltip, gözden kayboluyor nihayet. Bu böcek nerde uyuyor acaba diye düşünüyorum. Yuvası nerde? Bir an yatağımın altında bir yerlerde uyuyor olabileceği düşüncesi ürpertiyor tüylerimi. “Boşver” diye düşünüyorum “akrep değil ya!”

Yatak odasından çıkarken düşünüyorum “acaba sabahları yataktan ters kalkan, öfkeli biri olsaydım böceğin yaşamasına izin verir miydim?” diye. Hemen aklıma öfkeli bir karakter geliyor, sevgisiz bir çocukluk yaşamış, çocukken kedilerin kuyruğuna teneke bağlamış, tavuklara sapanla taş atmış, kirpileri ateşle korkutmuş, gotik bir karakter, mutsuz bir evlilikten olma bir çocuk, kafamızda tasarladığımız kurgu karakter böceği eziyor, fakat böcek de kurgu, o yüzden böcek yaşamaya devam ediyor.

17 Mayıs 2019 Cuma

Bir Ojenin Hezeyanları

Bugün bana geleceksin. Tıpış tıpış o tatlı ayacıklarınla. Ben yine gözlerine baktığımda ayaklarımı yerden kesen o coşkun sevdayı göreceğim. Eriyeceğim sıcak sudaki şeker gibi. suya karışacağım. Suyun bileşeni olacağım. Sana karışacağım. Her yerinde bir olacağım.  tırnağın olacağım, ayak tırnağın, elinin parmaklarının tırnağı, ojen olacağım sana sürüleceğim, sana sürtüneceğim, sen şişenin içinden alıp küçük bir fırçayla süreceksin ayak parmaklarına yatağının üstünde oturmuş, ben “ohhh!” diyeceğim zevkten dört köşe olmuş, kimse görmeyecek dört köşe olduğumu onlar üçgen zannedecekler beni. “manyak bir ojeyim ben!” diyeceğim yıllarca kozmetik-shop da onu bekledim korkuyla başkası alacak diye beni, bazen bir cadaloz yaklaşırdı rafa, arkalara kaçardım, öteki oje şişelerinin arkasına, fakat yine de bazı tıptırışkadan tipli kadınlar öndeki şişeleri bırakıp da arkada saklanan beni ellerine alırlar oramı buramı çevirip bir şeyler ararlardı üstümde, anlayamazdım ne aradıklarını fakat korkardım, “anneee!” derdim ben bu cadının ayak parmaklarına sürünmek istemiyorum, kadının ayağına bakardım, halix ridiguluz ve halux valgus manyak bir şekilde fırlamış olurdu, toynak gibi bir şeye dönüşmüş a piediye, ayağına, tabanına sürtünmekten, ona fışkırtmaktan imtina ederdim, fakat eline düşmüş olurdum o kocakarının, beni alır evirir çevirirdi, fakat yine de beni bıarakır başka bir ojeyi alırdı sonra bir “ohhh!” çekerdim, biliyordum bir gün sen gelecektin. Sen maviydin. Seni bekliyordum, senin ayak parmaklarına sürtünecektim. Geldin de… deli gibi girdin kozmo-shoptan içeri… ağzında bir türkü vardı.. “deli mavi” söyleye söyleye geldin. Hiçbir yere bakmadan. Doğrudan benim olduğum rafa. Elini uzattın, aldım beni eline, öpmeye başladın, dudaklarınla yaladın beni, dilini çıkardın yalamaya devam ettin, tepeden tırnağa yalayıp, yuttun beni, kimse umurunda değildi, korkusuzdun, bütün mağaza pür dikkat kesilmişti sen yalarken, bir cadaloz “vayyy!” dedi “öyle bir etkisi mi var o ojenin!” bir başka kocakarı şöyle dedi “ben de istiyooommm ondannn! Tiyatrimmmm!!” bir başkası şöyle dedi “ben deeeeee hem bennn oyuncuyummm !” “tanrımmm “dedim ben de “ne kaltaklar var !”  
Çıktık gittik sonra. Sürdün, sürüştürdün beni sabahlara kadar…. “ohhhh!” dedim de başka bir şey demedim. sür beni yarınlarda da…

10 Mayıs 2019 Cuma

Bugün iki kelime : Aşk ve Su




Suyla aram oldum olası iyi oldu. İlk kez üç yaşında annem suya attı. Denize… Tam olarak hatırlıyor muyum ? Hayır ! Fakat tam olarak hatırlıyormuşum gibi geldi bana hep. O anı, o denize atıldığım anı hep hatırladım, ciyak ciyak bir hatıraydı, yüzme bilmiyordum, üç yaşındaydım ve annem denize atıyordu. Şimdi o ana gidelim doktor bey ! Çocukluğumuza inelim ! Yer : Bostancı Teksin Plajı : Bilmeyenler için söylüyorum, İstanbul’da bir zamanlar deniz hamamları vardı. Hayır, İstanbul deniz hamamlarının tarihçesi değil yazmak istediğim suya dair, fakat hamamlara değinmeden olmaz malum hamam ve su ilişkisi… Şimdi, “Teksin Plajı” dedik, hemen yanında Derya Plajı var, bir de gazinosu var plajın “Derya Gazinosu” zamanın en popüler eğlence mekanlarından, son zamanların aynı hatta olan “Dedikolu” meyhanesi gibi, Teksin’in öteki yanı ise “Yumurcak Plajı” küçük, sevimli, dört tarafı tahta perdelerle çevrili kadınlarımız rahatça denize girsinler diye, bu plajlarda kadınlar tarafı diye bir kapalı bölüm var, fakat bu kısmın dışında, önde açık bir bölüm de var, kendini göstermekten çekinmeyen kadın ve kızlar bu ahşap verandamsı iskeleye uzanıyor, arz-ı endam eyliyor, güneş banyosu yapıyor, bir de göz ucuyla plajın yine ahşaptan güvenlik sınırına çapa atmış sandallarında uzanıp aporta dalmış erkek taifesini kesiyorlar. Göz ucuyla ama! Bir an yakıcı güneşten gözleri kamaşmış gibi ya da iri çerçeveli kara güneş gözlüklerinin altından. Bense yaşım henüz tuttuğundan bu güzel kadınların arasında dolaşma, gezinme hatta yanlarına oturma bahtiyarlığına sahibim. Bazen yaşça benden epey büyük en azından ergen olmuş abilerim beni casusluğa bu kadınlar sahnesine yolluyorlar, bazen bir mektup taşıyorum :

“Bak oğlum ! Şurda yatan tam köşede pembe mayolu olan!”

“tamam abi ! bi gazoza patlar sana !”

“ulann! Kaçtık mı burdayız velet !”

“abiii! para peşin kırmızı meşin!” –Nessuno Ç daha o zamanlar dilin hastasıydı bu nedenle “hasta la Vista” ya hasta oldu yaşamı boyunca-

“tamam ulan tamam al şu parayı, ama yanlış birine verme mektubu, iyice anladın değil mi bak tam köşede yatan pembeli, esmer olan!”

“tamam abiii! hizmette sınır yok !”

“yürü lan yürü! Kesss traşı!”

Nessuno yürür. Daha bambino olan Nessuno  Bostancı plajlar mahallesinde oldukça popüler bir velettir bu kadınlar ve erkekler hamamı arasında mekik dokuyup aracılık yaptığından, hani bir tür çöpçatanlık aslında. Nessuno’nun hayatında bilmeden yaptığı ilk çöpçatma icraatlarıdır bunlar.

Nessuno Kadınlar tarafına geçti şimdi. Hedefe kitlendi. Hedef pembe mayolu esmer, şurda tam köşede yatan bronz tenli, iri göğüslü dizi mercan hatun, Nessuno Yaklaştıkça esmer hatunun göğüsleri daha büyüyor sanki, yaklaşıyor, yaklaşıyor, büyüyor, büyüyor, şimdi bağımsız bir çift yuvarlak var Nessuno’nun gözbebeklerinde, yakıcı güneş o gözbebeklerine vuruyor, gözbebeklerindeki bir çift çekim alanını okşuyor güneş, tene vuran ısıtıcı güç, okşayan ışık hüzmeleri, esmer yattığı yerde kıpırdanıyor, teni mayışmış, güneş esriği bir afet, yakıcı bir dilber. Nessuno yerinde çakıldı kaldı, nutku tutuldu, yutkundu, oraya neden gelmişti, bir an iptal oldu, hafızasını zorladı, otuz metre doğu cenahında konuşlanmış ahşap traplenin en üst katına baktı, mektubu veren Tilki Selim ayakta dikilmiş, kaş, göz, el, kol hareketi yapıyor:

 “o o o! evet o oğlum ne duruyosun kazık gibi orda!”

Nessuno o kadar uzaktan Tilki Selim’i duymuyor fakat pandomimayı anlıyor:

“haa! Evett! Mektup! Sahi yaa!”

Esmer dilber de uyanıyor bir şeylere, kafasını kaldırıyor:
“ne var çocuğum ne diye dikiliyosun kafamda deminden beri?”

“şeyyy! Bennn!”


“sen ne yavrum ne istiyosun?”
“hıkkk! mıkkk!”

“ağzında ne geveliyosun sen yaa!”

“ben seniii seviyommm!”

“Neee!”

Ve Nessuno Çıplak ayağının tabanlarını yağlar anında. Tahta perdeleri aşar, kızgın kumlarda taban derisi yanar, kadınlar tarafı sorumlusu devlet kadın Fikriye hanımın delici bakışlarından kurtulur, kapalı kısımda güneşten bitter çikolataya dönmüş annesinin yanından koşarak geçerken kum sıçratır annesinin göbeğine, kadın  “sen neler çeviriyosun yine ? Dursana oğlum ” diye arkasından bağırır Nessuno “çok işim var anne” der ve kadınlar hamamından kendini erkekler tarafına atar. Tam o anda Kara Ayşe’ye toslar ama. Kara Ayşe plajın sahibi Kadir Aga’nın kızıdır. Hakikaten karadır. Tam bir esmer güzelidir. Ve Nessuno’nun ilk göz ağrısıdır. Kara Ayşe’de sever güneşten civciv sarısına dönmüş saçlı, yeşil gözlü, çikolata tenli Nessuno’yu. Saf bir aşktır elbette. Küçük bir çocuğun ablası yaşındaki birine karşı duyduğu platonik bir aşk. Fakat Nessuno ılgıt ılgıt bir şeyler hisseder içinde Ayşe’nin kucağına oturduğunda, Ayşe Nessuno’nun saçlarını okşadığında, o zaman Nessuno bir kediye döner, çok sevdiği kedilerden biri olur, kediye dönüşür, miyavlamaya başlar, o miyavladıkça Ayşe daha bir sevgiyle okşar tüylerini, sonra mışıl mışıl uykuya dalar, tanrım dünyanın en güzel uykusu! Şu yaşa geldim hala o gün çektiğim o enfes uykuların tadı damağımda !

2

Kalın gözlük camlarının arkasından bile belli olan mavi gözleriyle doktor dikkatle hiçbir sözcüğü kaçırmadan dinlemişti Nessuno’yu. Bir süre sessizlik oldu. Nessuno şimdi duvarda asılı olan Picasso’nun “ana oğul” adlı repredüksiyonuna bakıyordu.
“güzel bir resim!” diye mırıldandı Nessuno.
Mavi gözlü doktor bir şey diyecekmiş gibi oldu fakat sadece
bir “hımmmm!” çıktı ağzından…

3

Suya dair bir yazıya niyetle aşka çıkan yollar! Hani bütün yollar Roma’ya çıkar ya “tutto le vie passano di Roma”  bende ki yollar da aşka çıkıyor kendiliğinden. Su gibi, suyun akışı gibi… Bu nedenle aşk ve su iç içedir.  Akış varsa, akmak mümkündür ya da aşk varsa vardır.  Aşk ? Aşk olmadan meşk olur mu a dostlar ! Can damarıdır hayatın ! Yolu sevgiden geçen her ademoğlu elbet bir gün sevgi duvarında buluşur. Çenem düştü yine! Allahtan yazmak var ! Kurtarıyor ! Yoksa halim nice olurdu ! Bırrrr! J

Kalın sağlıcakla !

Hamiş : Kelime Çekmecesi’nin ilk icraatı, okuyucu Narzade’nin istek kelimesi “aşk” tekrar zuhur etti, harlandı bugün. Zaten ne zaman buhar olmuştu ki aşk diyeceksiniz!

“belki balık kavağa çıktığı zaman!” dedi dayım.
Sekiz yaşındaydım, iki yaz dayanmıştım, alçı, onluk çivi, yıldız tornavida ve binlerce öteki alet-edavatı satmaya. Dayım “balık kavağa çıktığı zaman!” demişti hiç unutmam !

Hamişin hamişi J böylece son üç yazımız : aşk…dejavu… aşk oldu, ikinci aşkta su var biraz da… “su” ilerde daha çok işlenecektir. Su bu başka bi şeye benzemez. Çünkü su gibi aktığında gerçekten aşık olursun ! Basta ! Bu sefer kesin gidiyorum ! Sıcacık kahvem beni bekliyor ! J


6 Mayıs 2019 Pazartesi

İnsan bir ormandır



“abi biraz pahalandı o istediğin” dedi mezzetekel telefonda.
Ne istemiştim, “her zamankinden” dedim.
“evet,abi biliyorum” dedi tekelci.
“merlo, öküzgözü, şiraz”
“evet, abi klasik villa doluca”
“tamam kaç para oldu ki”
“kırk üç!”
“ha ha ha, üç lira için mi bu tantana”
Koptum, “tamam” dedim sıkıntı yok gönder, “bir şişe de skol”

2

Çocuk geldi. kapıda. Elinde kredi kartı pos. Torbayı antreye bıraktım, sert oldu biraz, şarabın dibi pattt etti bıraktığımda, dejavu, yine kırılmadı şişe, “ahhh” dedim çocuk, kısa saçlı, alabrus kesim, ince, pijama çubuğu gibi, ben yalnızım bok gibi yalnız bu gece, aramızda bir elektrik oldu, “abi” dedi “kırılmadı şişe ama az daha” “evet “ dedim “az daha…” sonra başladı bir şeyler anlatmaya içki kolilerini şöyle taşırken böyle kırmışmış, oluyormuş böyle kazalar, “olur” dedim aklımdan bir hatıra geçti yirmi yıl önceydi hatıra iki düzine rakı şişesini iki koli ediyor bir üçüncü dünya ülkesinin gümrüğünden geçiriyordum, dört beş şişe kırıldı, ortalık anasondan geçilmiyor, berbat bir durum, kalan yirmi şişe hedefine ulaştı, o tarihlerde, daha Sovyetler yeni dağılmış bu tür hadiseler normal sayılıyordu, aklıma bunlar geldi çocuk kredi kartımı çektiğinde, “temassız ?” “al tamam” fakat içimde kaldı söylemedim, buraya yazdım, yazmanın en iyi tarafı söylenmemiş ya da söylenememiş olanı söyleyebilme imkanı.

3

İstanbul güzel şehir.  Burda doğdum. Başka bir yere girmeyi aklımdan bile geçirmiyorum. Martıları, kız kulesini, vapurları, galata kulesini anlat, onlardan bahset, İstanbul bu mu peki ?
Ümit Ünal’ın “Anlat İstanbul” adlı filmi aklıma geliyor. “al sana İstanbul” ya da “İstanbul İstanbul olalı/ hiç görmedi böyle keder/geberiyorum aşkımdan/kalmadı bende gururdan eser” bu da şarkı sözü.

4

Aşk ve gurur… aşkta gurur olmaz. Gurur varsa aşk olmaz!

5

Gurur, ben merkezci kişiliğin can simidi. Yüzmeyi bir öğrense! Oysa deniz güzel, iyot, rüzgar, mavi, yosun hatta deniz atı.

6

“Deniz Atı” diye bir kafe-restaurant vardı Kadıköy Adalar iskelesi üstünde. Haydarpaşa ve Aya.Sofya’ya karşı, suriçine karşı kuşluk vakti kahvaltı yapardık. Epey bir süre tango Milangolarıyla favori bir mekandı.

İstanbul hızla değişen şehirlerden.

O hızla değiştikçe adımlarımı yavaşlatıyorum en azından var olanı yakalayabilmek için. yavaşlatmanın cabası : kimse ayağına basamaz. sen de basmazsın ayrıca. iyi dans etmenin altın kuralı: partnerinin ayağına basma ! İstanbul'un kıvrak dans edişleri uçurur adamı !

7

Küçük şeyler fark yaratır.

8

Mutluluk adalarına sıradanlığın denizlerinden varılabilir. Eski bir ayakkabının rahatlığı gibi mesela ! Kasmadan ! eski türkler şöyle dermiş “bir kem dünya” meali “üç günlük dünya”…

Kalın sağlıcakla…

5 Mayıs 2019 Pazar

Kim en marjda kalıyorsa aslında ortasındadır hayatın! Acaba ?


Güleceksiniz. Objektifin göz bebeğine odaklanıp gözlerinizde yaşam kıvılcımları çakacak. Dişleri unutmayın onlarla güleceksiniz, sakin çürük falan ya da sararmış olmasın, günde üç kez fırçalayın, en iyisinden bir diş macunu kullanın, diş hekimlerinin onayı olsun unutmayın ha ! Eş, ahbap, dost, arkadaş, hiç önemli değil yeterki bir kadrajın içine girin, sekiz yüz on üç resim çektirdinizse aynı gülüş, aynı dudak kıvrımı, aynı gamzeler olacak unutmayın sakın, aynı, aynı, aynı, maske gibi, yüzünüze yapıştırdığınız, siz mutlusunuz unutmayın, o sk.timin kelimesi “musmutlu” kelimesini mutlaka “tag” “etiket” kısmına yazmayı ihmal etmeyin. Siz mutlusunuz çünkü. gelişmiş bütün ülkeler mutludur, sizin onlardan geri kalır bir yanınız mı var, okulsa okul diplomaysa diploma, ha ! orgazm ! yok ! çaktırmayın ! selfiye devam !

2

Şarabım bitti ! bir şişe devirdim ! fakat canım daha içmek istiyor ! siz bana bakmayın ! gülün siz ! sizi kıskanıyorum ben ondan bu sözlerim ! o kadar güzel gülüyorsunuz ki, o kadar güzel ki o inci gibi dişleriniz, ya o dudak kıvrımlarınıza, ya o gamzelerinize ne demeli, bir içim su gibisiniz, farkında olmalısınız, sağlıklısınız, reiki ya da bilumum rahatlama yöntemlerine  aşinasınız, işi çözmüşsünüz, terapi merapi hak getire belki aşmışsınız, namaste ! sahilde mesela lotus duruşu sizde adalara karşı, hatta belki Niş Adalar’da kahve keyfi balkonda, orgazzm, bakmayın bana, belki en kralı da sizdedir.
İnsan buzdağıdır, küçücük bir kısmı görünen, oysa altta kalan o büyük kütlesi akla hafsalaya sığmaz.

Kim kimi tanıyabilir ki ?

Bakmayın bana, şarabım da bitti, mezzetekeli arayacağım şimdi, 
başka türlüsü kesmez beni bu akşam.

Sevgilim nerdesin ?




Hiç Hesapta Olmayan Bir Otobüse Binmiş Bir Adamın Başından Geçenler


Dünkü Zübeyde Hanım parkına gidip basket sahası duvarında tenis antrenmanı düşüncemi bu Pazar sabahın 06:30 gibi bir Pazar günü için hayli erken bir saatte uygulamaya koyuyorum. Raket kılıfına koyduğum raket, iki adet tenis topu, kağıt, kalem, bir şişe su, yakın gözlüğüm ve cep telefonum, hazırım. Bir Pazar günü için haliyle sokaklar sessiz, sadece kuşların ağaç dalları arasına gizlenmiş cıvıltıları kaplamış dört bir yanı. Kısa bir yürüyüşten sonra parka yaklaşıyorum, köpeğini gezdiren bir kadının sesini duyuyorum cep telefonuyla konuşur gibi, hayır, köpeğiyle konuşuyormuş, o kadar ciddi görünüyor ki, acaba o finovari köpekle hep bu tonda mı konuşuyor, acaba evde tetatet olduklarında yine bu ciddiyette mi olur bu kadın, iri yapılı bir kadın, geniş omuzları var, kısa kesilmiş saçları, kuzguni siyaha boyanmış, kemikli bir burnu olmalı bence, Kafkas coğrafyasından gelmiş gibi, ev işlerine bakan bir hizmetli olabilir mi, pekala da olabilir, biraz düşününce köpekle arasında ki ciddiyetli iletişimin esvabı nedeni su yüzüne çıktı, kadın da sevgi namına bir şey yok çünkü, “sevmek” edimsiz, yararsız bir eylem lugatında kendisine benzeyen benzerleri gibi, böyle de olmayabilir ama, başka bir şeydir, kadının aybaşısı vardır mesela, baş ağrılı, sancılı, huysuz üç-beş gün yaşar, olabilir mi, olabilir bunu bilemem, benim işim uydurmak sadece, uysa da uymasa da, ortaya atarım aklıma geleni, başka türlüsü de olmaz, bilimsel, istatiksel bir uğraş değil uğraşım, kesinlikle sezgisel ve kişisel gözlemlere dayanan.  
2
Beş metrelik tel örgü kafesle çevrili basket kortuna girdiğimde kapısını kapatmayı ihmal etmiyorum, hafızamda geçen yaz Yoğurtçu’da duvarda git-gel yapan tenis topunun tahrik ettiği  iri köpeği dışarıya çıkarmaya çalışmamız ve sahibesiyle papaz olmamız, otuzuna yaklaşan sahibesinin isterik çığlıkları, civardaki kuş seslerini bastıran “hayvan hakları” “şikayet” “elem-terefiş” haykırışları. Ey tanrım ! “biz sana ne yaptık” diye hadiseyi yaşayan arkadaşlarla enerjimiz bitik ve yorgun ve umutsuz bir şekilde oraya çöküp birbirimize bakmamız. Böyle şeyler oluyor! Hiç beklenmedik anda orgazm özürlüsü, erkekleri sadece öküz olarak niteleyen –öküzler çünkü-  isterik ve halerik ve mütefferik yapılı, şizoid bir kadın çıkabiliyor karşına. Tanrım ! o ne toplumsal güç, kadınlığın bütün avantajları, bütün hukuki kazanılmış haklarıyla, mesela hemen “polis imdat 155” aba altından sopa gösterişli cümleleriyle bir diyalog başladı mı aranızda hapı yuttuğunuzun, mandepsiye bastığınızın resmidir. Hangi ökseye tutulmuş, hangi kapana yakalanmış olabilirsin farkında mısın sen ey zavallı erkek? Genellikle farkında değildir o erkek buna benzer bir durumda, o kaslarının gücüyle hareket etme alışkanlığından kolayca sıyrılamaz böyle durumlarda, böyle durumlarda yapması gereken “kızım senin ağzının ortasına bi çakarım!” –tarihi hata olur!” değil anında topuklamak, kıçına bezir yağı sürülmüş gibi depar atmak, romanca “naşlamak “ gerekir ordan. Çünkü karşında ki cins-i latif –hoş bir kadın da olabilir ayrıca- çok iyi bilir ki arkasında dev bir medya desteği, hukuki kazanılmış hakların sultası ve doğuştan cadı, biyolojik bir cadılaşma potansiyeliyle donatılmıştır. Herşeyi bilen, yeri göğü yaratan göksel kuvvet öyle istemiştir, keyfi midir, keyfidir elbet, en baba yazar öyle yazmıştır biz kullarının kaderini, güç dengelerinde bize güçlü beden, hacimli kaslar, birkaç yıl uğraşırsan kırk iki santimlik biseps pazular, cins-i latifelere, şıklık, kıvrak vücut aksamları, çok renklilik, dilbazlık yani çene vermiştir. Bu yüzden biz, kazma milleti böyle tatlı tatlı söyleşen bir cins-i latife gördük mü hiç dayanamaz “yerim o senin tatlı dilllerini !” deriz anında J
Neyse kapıyı kapattım hikayesi bu, bir tane daha tenis topuna manyak olmuş ne bir köpek ne de isterik sahibesine dayanamazdı bünyem.
3
Raket kılıfından çıkardığım raket, top ve duvar buluşmasından önce cepten alarmı yarım saate ayarlıyorum, yarım saatlik bir duvar, raket, tenis topu buluşması olacak. tempo yavaştan hızlıya geçecek arada yavaşlayacak, es verecek, sonra tempo yine yükselecek yer yer patlamaya benzer bir seviyeye çıkacak. Öyle de oluyor! Adagio başlanır, andante, moderato ve allegro, neşeyi bulursun, git gide bir on beş dakika içinde, piano vuruşlar ya da forte arada. bir Pazar sabahı yürüyüşüne çıkmaya başlamıştır insanlar yavaş yavaş, farkedersin tel kafesli çalışma sahasının dirsek yapmış köşesinden geçerken, o kadar ama, fazla değil, birileri silüet halinde geçmektedir, ne yüzleri vardır, ne bakışları, ne de saçlarının rengi ne de çakma eşortmanlarının üstünde bedavaya aldıkları reklamlarıyla dev markaların amblemleri.
Tenisçi başka bir kozmostan ışınlanmış gibidir o anda, şimdi ve burda oluşuyla toplumun her katmanından sıyrılmıştır, hiçbir bağlantısı kalmadığından her tür imgeden, her tür düşünceden, her tür gelenekten bağımsızdır, o yüzden bir yarım saatlik çalışma, bir zaman süresi olarak tarihsel bir bağı olmayan bir süreyi işaret eder, tenisçi burdan çıktığında, kapalı bir devrede vücuduna elektrotlarla visual sinyaller verilen bir deneğin yaşadığına benzeyen bir deneyimle hafızasında görsel kırıntıların kırık dökük imgeleriyle donanmış olacaktır.
Öyle de olur ! tersine bir bakışla kat eder yürüyüş parkurunu tenisçi ! şehir iyice uyanmış, kuş sesleri geri plana kaymış, gaz pedallarının yansıması, egzoz dumanı havaya karışırken, mekanik sürtünmeler asfaltı gıcırdatmaya başlamıştır bile. “Hoşgeldiniz şehrimin sakinleri” diye düşünür tenisçi kahvaltı yapacağı mekana doğru yürürken.
4
Yerel bir kesitine girdim yaşantımın. Bugün dördüncü gün. mahallemin sınırlarında yaşıyorum, ev ve mahalle arasındaki sınırlarda, yürüyüş mesafesinde tüm dünyam, görünmeyen elektronik bir kelepçenin bileğimi sıktığını hissediyorum, biraz uzaklaşsam cezamı çekmem gereken mekandan, kelepçe sinyal veriyor, dıtttt ! dıttttt! “defterini dürerler ona göre “ kim ? göksel güçler mi ? yoksa kendi yarattığım vicdanımın eseri mi ?
5
4 nolu paragrafın “elekronik kelepçe” faslındaydım ki bu sabah kuşluk vaktine doğru diz üstü cortladı, teknolojik mezarlıkta yeri çoktan ayrılmış bile, ben suni teneffüslerle yaşatmaya çalışıyorum, sanırım yakında yoğun bakıma girecek, önümüzdeki hafta pc doktorun ellerine teslim edeceğim, yeter artık, bu ne be !, cortla ! cortla ! en son paragraf nanay, neydi, tekrar yaz, elbet her seferinde başka türlü yazılır son paragraf, parmak izi gibi, an anı tutmaz, ananı kimse tutamaz, tutunamaz.
6
Bugünlerde okumuş olmalıyım “tutunamayanlar’ı başlayıp da bitiremeyenler” diye bir klüp kurulmuş, tanrım ne romanmış bu, Oğuz Atay’ın kulakları çınlasın öteki dünyasında, suyunun suyu bile gündem yaratıyor, bir vicdan, bir ağırlık yaratıyor, çok güçlü bir ağırlık yaratılmış, kitap ne kadar güçlü onu bilemem, fakat aks-i sedası çok güçlü, birilerinin dağlardan yansıyan ekosu, ortalama okuru almış götürmüş, vicdanına seslenmiş, ortam insanları “Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını okudun mu?” milyon kez sorulmuş soru, okumadınsa oku, cevap, aldım, kitaplığımda, en kısa zamanda okuyacağım, kısa zaman, bir altı ay, bir yıl, birkaç yıl, şöyle bir göz gezdirmece, sonra vakitsizlik, ayışığında sevgilisiyle sinema keyfine göz kırpan bir kişiliğin ne işi olsun öyle tuğla gibi bir kitapla.
7
Dediğim gibi diz üstü kuşluk vakti cortladığı için şimdi akşam vakti kaldığım yerden devam ediyorum. fakat ben aynı ben değilim. Sekiz saat içinde değiştim. Bir butiğe girdim, daha önce kamuflaj t-şört almıştım butikten, ihracat fazlası satan butiklerden biri, sahibesi kapıda dikilmişti, üç ay önceki görüntüsü geldi aklıma, o hiç değişmemiş, oysa ben sekiz saatte değiştiğimi hissediyordum, “kamuflaj” dedim sahibeye “içimden “bukalemun” demek geçti, demedim, o da anlamadı, hiçbir şeyi anlayacak gibi görünmüyordu, içimden “hayatımda gördüğüm en berbat satıcısınız” demek geçti, kendimi tuttum, “ne varsa orda” dedi, fakat oluyordu böyle şeyler, İstanbul büyük şehirdi, kopmamak istiyorsan bir milyon insanla karşılaştığında onları yok sayman gerekiyordu, hiçbir iletişime girmeden, göz göze gelmeden, nötr, görünmez bir adam gibi, işine ve gücüne bakmalıydın sadece, herkeste canlı, ifadeli, anlamlı gözler araman beyhude bir çaba olurdu ancak. Böyle düşününce aklımdan geçen boktan ne varsa etkisini kaybetti, sanki ona kadar saymış ve rahatlamıştım, şehr-i şehrimin sosyo-toplumsal yapısını bir nebze olsun analiz ettiğimde. Satıcı kadını en son gördüğümde masasına kurulmuş bulmaca çözüyordu. “sik.yim t-şörtünü” diye düşündüm, mağrur ve kararlı, başım dik, sessizce uzadım ordan, çıkar çıkmaz bir karga gördüm dalda, acı acı haykıran, La fonten geldi aklıma, gudubet karıyı anında unuttum.
8
Kuşluk vakti başlayan yazı akşamın bir saatinde kafam tütsülenmişken son bulmak üzereydi galiba. konu dışı olduğum aşikardı, farkındaydım, umurumda da değildi öte yandan, hayat konu dışıydı her daim, her dakika, her saat konunun dışına itilen insanlarla yüz yüze geliyorduk. Şişenin dibini bulmuştum bu arada. Yapmam gereken onca iş varken oturmuş burda bir şeyler yazıyordum. Fakat seviyordum elimde değildi, manyak gibi seviyordum…

26 Nisan 2019 Cuma

PEŞİNDE – “dejavulu takıntı”




Bir haftadır bir kelime düşünüyorum fakat bir türlü o kelimenin hangi kelime olduğunu bulamıyorum. Fakat üstünde durmuyorum ama, otobüste, vapurda, trende, metroda, bisiklet selesinin üstünde, daha çok yollarda aklıma geliyor fakat atlıyorum, çünkü atlamasam yaşam da kalacak orda. Geçiyorum ama ısrarla yoklaması rahatsızlık vermeye başladı. Ortada ciddi bir durum var ! Gecenin bu saatinde dünyada düşünecek mevzu kalmamış gibi ben bir haftadır bulmaya çalıştığım kelimeyi düşünüyorum yine. Google başvurdum, sonunda baktım kendiliğinden çıkmayacak, “futbolda engelleme” yazdım, sitelere girmeden birkaç sayfaya göz attım, “futbolu çirkinleştiren unsurlar, kusurlar, engelleme, aldatma, hatta şiddet” gibi kelimeler takıldı arayıcıma. Çıkkk! Olmadı ! Bunların hiç biri değil aradığım ! “Acaba” diyorum “takıntı” kelimesini mi yazsam Kelime Çekmecesi’nin bir sonraki yayını olarak, eee, çünkü şu anda resmen takıntılı bir adam oldum çıktım, bir haftadır aklıma gelmeyen kelimeyi gecenin bu saatinde oturup bir de arama motorlarında aradığım için.


2

Hayır, kendime bakıyorum, şöyle bedenimden uzaklaşıp, nerdeyse iki saat sonra insanlar yeni bir haftanın telaşına, koşturmacasına başlayacak ve ben sanki o insanlardan biri değilmişim, sanki birkaç saat sonra hazırlanıp çıkmam gerekmiyormuş gibi, adam gibi uyuyup ertesi güne dinç ve zinde katılmam gerekmiyormuş gibi, o tatlı uykumu bölmüş de bir haftadır aklıma gelmeyen kelimeyi araştırıyor, hatta araştırmakla kalmıyor, bir de ona dair kalem oynatıyorum. Kesin burda sıyrık bir durum var ! Kayışla ilgili bir durum ! Kalkıp bir psikiyatra gitsem ve desem ki “sevgili doktor ben bir haftadır yattım kalktım aklıma gelmeyen kelimeyi düşündüm, acaba bu durum normal mi?” Acaba sevgili doktorumuz, o kalın gözlük camlarının arkasından bile belli olan masmavi gözlerini anlamlı anlamlı dikip gözüme, bir çözüm bulacak gibi bir süre düşüne düşüne durup da en sonunda acaba bir “hımmmm!” mı der J Bitti ! Bir hımmmm! “Borcum ne kadar doktor bey?” “Sen yabancı değilsin sana ikiyüz olur!”



3

Hayat bazen çok matrak geliyor! “Bilinçaltı” mesela muazzam bir şey! Ama tam olarak ne bilmiyorum ! Keşke psikiyatra sorsaydım, metroyla eve dönerken aklıma geldi, üstelik ikiyüz kayme kaptırmıştım, bari “bilinçaltı nedir?” onu öğrenseydim. Hayat bazen matrak, bilinçaltı muazzam ama komik! Çünkü bizi halden hale sokuyor ! İşte bu yazıyı yazma nedenim ortaya çıktı ! Dejavu ! Bir önceki yayında işlediğim kelime! Ve bir önceki yayında Beyda’nın Kitaplığına, sevgili Beyda’nın yorumuna girdiğim yorum, bakalım nasıl gelişmiş diyalog:

31 Mart gecesi 23:00 sularında Beyda demiş ki : “Bazen bana da oluyor. Diyorum ki kafayı mı yiyorum J

01 Nisan 04:00 sularında Nessuno Ç demiş ki : “Ha ha ha ! Benziyor hallerimiz ! Okulda öğretmişlerdi maddenin hallerini… Sıvı, katı, gaz hali… Fakat bunların hepsi az hali! O kadar çok halimiz var ki! Hadi yazalım desek işin içinden çıkamayız. Teşekkürler Beyda J


4

Şimdi yukardaki diyaloğun üstünden bir süre geçmiş ve ben insanlık hallerine, takıntıya dair kalem oynatıyorum, yine 04:00 sularında… Dejavu ! Aynı saat! Oysa tam rem vakti ! Uyusana be adam ! İki saat sonra işe gideceksin ! Oysa ne güzel olurdu şöyle renkli bir rüya görseydim ! “Sevgili doktor acaba ben neden rüya göremiyorum lütfen söyleyin bana !” mavi gözlü dev düşündü ! pardon bu şiir mısrasıydı J mavi gözlü psikiyatr düşündü, bir süre, sonra bir süre daha, bir şey diyecek zannettim “hımmmmm!” dedi yine, “hımmmmm!” dedi yine. Tanrım ! Buraya sağlam girdim, harbiden sıyrık çıkacam ! “Borcum ne ?” “Siz hiç yabancı değilsiniz 150 olsun bu sefer !” “kredi kartı kabul ediyo musunuz ?” “tabii! çıkarken danışma yardımcı olsun size!” “teşekkür ederim doktor bey! Bana ne kadar yardımcı oldunuz bilemesiniz !” “Rica ederim vazifemiz!” sevdim bu doktoru! Masmavi gözleri var… Şişe camı gibi bir gözlük camının ardından derin bakan, sıcak bakan, insanın içine işleyen bir çift göz… İnsan sırf bu gözleri görmek için bastırır iki yüz kaymeyi !


5

Vapurla Kadıköy’e geçerken çantamdaki sedefli aynayı çıkarıp gözlerime bakıyorum, “yok” diyorum onun gibi anlamlı bakamıyorsun, eğer bakabilseydin, sen de onun gibi tıkır tıkır yürütürdün, sabahın köründe kalkıp işe diye yollara düşmek zorunda kalmazdın. O sırada bir martı geldi vapurun ahşap korkuluğuna kondu. Bütün yolcular bir anda martıya döndü. Martıyla aramda çok az bir mesafe vardı. Belki birkaç metre. Martı çok iriydi, devasaydı hatta, hayatımda hiç bu kadar büyüğünü görmemiştim. Devasa martı, mağrur, gururlu ve yardımsever görünüyordu. Biz elli kişi kadar vardık. Biz yolcular hepimiz martıya bakıyorduk ne diyecek diye. Yardımsever martı gerçekten bir şey diyecek gibiydi. Ve açtı ağzını martı “hiiiiiiiiiiiiiiiiii!” “hiiiiiiiiiiiiiiii!” biz yolcular hepimiz kollektif bir rüyanın içinde olduğumuzu düşünmeye başladık, evet, evet bir rüyaydı bu! Fakat martı susmuyordu “hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!” “O kelimeyi bulamayacaksın!” dedi martı sonunda ve devasa kanatlarıyla havalanıp Ayasofya’nın devasa kubbe ve minarelerine doğru gözden kayboldu. O sırada Kadıköy iskelesine yaklaşmıştık. Yolcular az önce gördüklerine dair bir şeyler konuşuyorlardı aralarında “yok canım ! mümkün değil !” “olur mu öyle şey yaaa! Martı bu konuşur mu? “eee! ne o zaman!” “ışık oyunudur ışıkkk!”. Çok bilmiş ! Hepsi çıktı yolcuların. Bir tek ben kaldım vapurda. Bir görevli geldi yolculardan kalan gazeteleri topladı, bana baktı hala neden oturuyorum diye, ama bir şey demedi, deseydi “sana ne ?” diyecektim dilimin ucundaydı.



6

Kafam bozulmuştu… Yardımsever martı bile bir haftadır bir türlü bulamadığım kelimeyi faş etmeden uçup gitmişti. Tekrar geri dönmeye, aynı vapurla Karaköy’e dönmeye karar verdim. O arada burda olan bitenden habersiz yeni yolcular birer birer karşımda yerlerini almaya başlamışlardı bile. Ben şimdi Karaköy’den Kadıköy’e gelmiş ama inmemiş aynı vapurla tekrar Karaköy’e dönmüş bir yolcu değil onlar gibi Karaköy’e geçen bir yolcuydum. Sırrımı bilemezlerdi ! Beni normal bir yolcu zannedeceklerdi. Fakat az önce gazeteleri toplayan görevli biliyordu. Fakat kimseye söylemedi sadece yanımdan geçerken manidar bir bakış attı bana. Sarayburnu civarına yaklaştığımızda yine devasa bir martı uçmaya başladı vapurun yanında yöresinde. O mu ? diye baktım. Hayır, o değildi ! Ve vapur Ayasofya’nın kıyısına doğru iyice sokuldu. “Hikmet!” dedim “lütfen söyle bana!”…   




Boyalı Kuş

Jerzy Kosinski Boyalı Kuş’ta bir kuşçudan bahseder kitabın bir yerinde, kuşçu biraz psikopat ve sadisttir, sevgilisi ortalıkta görünm...

Çok Okunanlar