5 Eylül 2019 Perşembe

Hal-I




“insan iki ruhludur” dedi “içinde bir iyi bir de kötü köpek kavga eder devamlı!” “iyi polis kötü polis gibi mi?” dedim, güldü, “biraz öyle!” dedi ve gözlerimin içine anlamlı anlamlı baktı ve “hangisini daha çok beslersen o kazanır sonunda” diye bitirdi sözünü. Köprü altında yatıyor, meydanlarda, sokaklarda yaşıyordu, beslediği iki köpeği vardı, köpeklerin bir kez bile kavga ettiğini hiç kimse görmedi.

3 Eylül 2019 Salı

*Hadi Anlat Deseler Anlatamam




Sabah ezanını okuyan müezzinin yanık sesi bir anda fitili ateşliyor. Yanık ses bildik bir coğrafyanın kapılarını açıyor anında. Sahnede resmi geçit yapan kelimeler, kavramlar bando mızıkayla geçtikten sonra bir torbaya girip karışıyor. Bez bir torba kelime ve kavramları içine alan tıpkı çekmecelerimiz gibi hayatımıza, yaşantımıza dair ipuçlarını saklayan. Karıştırıyorum torbayı, kelimelere ve kavramlara dokunuyorum. “yabancılık” ve “aidiyet” geliyor elime. Şu yazının kaderi benim elimde artık. Ben ve boş gibi görünen fakat boşluğunda sayısız yazgıyı barındıran ışıklı boş sayfayla karşı karşıyayız şimdi.

2

Müezzinin yanık sesi tanıdık. Belki sima olarak da tanışıyoruz. Belki sokakta karşılaşıyoruz... Belki aynı markete girdiğimizde yollarımız kesişiyor “Buyrun!” “rica ederim, siz önce gelmiştiniz!” “hiç sorun değil sizinkisi tek bir parça, benimkisi biraz uzun sürecek” “teşekkür ederim!” teşekkür ederken masmavi gözleri olduğunu farkediyorum adamın, içten, sıcak, anlamlı, bakışları güven duygusu veriyor insana, hiç tanımadığım bir insanla böyle nezaket çerçevesinde insani bir iletişim kurmaktan kıvanç duyuyorum. Ve bu sabah gün ağarmadan sabah ezanı okunurken, ezanı okuyan  kişinin o markette kasada karşılaştığım mavi gözlü adam olduğunu düşünüyorum. Boş bir sayfanın içinden çıkan milyonlarca yazgıdan biri bana ait olduğum bir yaşantının tanıdık bir kesitini işaret ediyor ve ben o kesitin içinde kendimi güvende hissediyorum.   

3

Sonra soruyorum kendime “ya ezan sesi yerine çan sesi olsaydı ?” soruyu sorar sormaz Müslüman bir coğrafyada doğup büyüyen ben çan seslerine dair hafızamın çekmecelerini birer birer çekmeye başlıyorum. Bir çekmecede Hıristiyan bir coğrafyaya ilk adımımı attığım ve yol yorgunluğundan kırk bin nüfuslu şehirde zorlukla bulabildiğim yatağa kendimi külçe gibi attığım ana rastlıyorum. Etrüsklerin bir zamanlar başkent yaptığı Latinlerle kah savaştığı kah seviştiği bir şehir burası. Yanımdaki yatakta Güney Amerikalı bir çocuğun oda arkadaşım olarak yatacağını biliyorum o kadar. Yürümekten şişmiş ayaklarımı rahatlatmak için havaya kaldırdığım anda çan seslerini duyuyorum ve o anda bildik, aşina coğrafyamdan çok uzaklarda, hiç tanımadığım, bilmediğim bir coğrafyaya geldiğimin farkına varıyorum, muazzam bir yabancılık duygusu yorgun vücudumu sarıyor ve kendime soruyorum “Ne işim var burda? Neyin peşindeyim?”

4

Hava az da olsa aydınlanmaya başladı. Günün ilk ışıkları… Boş sayfadan yayılan ışığın sihirli dokunuşlarıyla şekiller, kişiler, karakterler yavaş yavaş sökün etmeye başladılar. Zamanla oluşan bir ilişki bu. Biraz sabırlı olmayı gerektiriyor. Canım ikinci kahveyi çekiyor, ilki mecburen açılmak için sabahın bu erken saatinde, ikincisi keyiften. Keyifle geçiyorum mutfağa; ketıl, fokurdayan su, kahvem hazır artık, ilk yudumla birlikte sahne değişiyor “Un espresso perfavore!” bar tezgahının arkasındaki kız bir yabancıya baktığının farkında hazırladığı espressoyu bar tezgahının üstünden ince, uzun parmaklarıyla sürerken “Prego!”. “Piyanist olabilir mi?” olabilir, yarı zamanlı çalışan bir konservatuar öğrencisi belki, biraz yorgun görünüyor, kolay değil, hem okul hem serviste çalışıp harçlık çıkartmak. “Mille Grazie” diyorum fincanı alırken, ilk yudumdan sonra gözlerimiz buluşuyor, kahverengi gözleri, koyu renk saçları var, bir Etrüsk çehresine baktığımın farkındayım. “Yabancısın!” diyor gözlerimin içine bakarak, hiç şaşırmıyorum kendimi yabancı hissettiğim bu şehirde, “evet” diyorum “fakat, hangimiz yabancı değiliz ki?” düşünür gibi oluyor verdiğim cevapla “belki!” diyor uzun, ince parmakları tezgaha bateri çalar gibi dokunurken.

5

Hava iyice aydınlandı artık. Döpiyesli bir kadın servis aracını bekliyor köşede, kağıtçı çocuk tam köşeyi dönüp çöp konteynerini karıştırıyor, sırt çantasıyla okula giden bir öğrenci çocuk aceleyle geçiyor, bir kara kedi karşı parktaki ağaca tırmanıyor, bir karga sokak lambasına tünüyor… Kahvemin son yudumunu da tamamladığımda mevsimlerden sonbaharı daha çok sevdiğimin farkına varıyorum…

*”Hadi anlat deseler anlatamam/bir yere giderken cayıp bir başka yere gitmeyi/yani bir kunduzu karşıdan karşıya yüzdüren sezgi/nedir ben bilemem ki” 

Edip Cansever

1 Eylül 2019 Pazar

Neden Olmasın ?



Bir gerçek var insan rutin hayatının dışında bir şeyler yaşadığında ya da kendini etkileyen bir şeyler okuduğunda düşünmeye başlıyor ve yazabiliyor. Bu sabah bende de öyle oldu… 48 saat içinde yarısına geldiğim Tarık Tufan’ın “Beni Onlara verme” adlı farklı hikayelerden oluşan kitabıydı beni düşünmeye ve dolayısıyla yazmaya sevkeden. Oysa bugüne kadar Tarık Tufan OT dergisindeki köşesiyle ismen aşina olduğum bildiğim bir isimdi yalnızca. İsmen evet cismen hayır! arada OT dergisi almamda, almasam da bir yerde OT dergisine denk geldiğimde sayfalarını karıştırmamda bir rolü oldu mu bilemiyorum, kısaca Tarık Tufan şu ana kadar bende yaşamayan çağdaş, fakat hayatta olan, yaşayan yazarlarımızdan biriydi. Başka yazarlar yaşıyordu bende! Ve ne tesadüftür ki nerdeyse bende yaşayan yazarların tamamına yakını hayatta değildi, yaşamıyorlardı cismen ve fiziken fakat elbet onlar ölümsüzdüler!

2

“Kimseyle yarışmıyorum ve ölümsüzlüğe dair düşüncelerim yok. Umurumda bile değil. Hayatta iken devinmek önemli olan. Gün ışığında kapılar açılır ve atlar ışığın içine fırlar ve cokeyler; parlak ipek giysilerinin içinde küçük şeytanlar, zorlayarak, sapına kadar. İhtişam devinimde ve hodri meydan diyebilmektedir. Ölümün canı cehenneme. Her şey bugün, bugün, bugün. Evet.”
Bende yaşayan yazarlar kimlerdir diye sorduğumda öne çıkan ilk isimlerden biri Charles Bukowski. Yukardaki paragraf “Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi ele Geçirdi” adlı günlüğünden. 72 yaşında ölümünden iki yıl önce yazdığı belki de onu ölümsüz yapan günlüğünden, bana göre elbet bu düşünce çünkü C.B. bende yaşıyor. Oysa paragrafta ne diyor “ölümsüzlüğe dair düşüncelerim yok kimseyle yarışmıyorum” Bukowski’nin yazdıklarında hayatı akışına bırakan, anı yaşayan, geleceği umursamayan bir karakter buldum kendi şahsıma. Ölüm ? var ! ölümsüzlük ? öznel bir durum !

3

“Elbet de her nefis ölümü tadacaktır!” Ne zaman bir camii avlusundan geçsem musalla taşının üstünde ki bu yazıya takılır gözüm. Bir gün o taşın üstüne uzanmış bedenim gelir aklıma, bir başka ölümlünün ölüler için yaptığı daracık bir hazne içinde artık hiç kıpırdayamayacak olan bedenim. Hayatında ilk kez başkaları tarafından yıkandığında yıkandığını duyumsayamamış, dokuları, hücreleri, kemikleri sertleşmiş, gerilmiş bedenim. Ve insanlığın var olduğu günden beri ölümsüzlüğe kayıtsız olamadığını ve onu söylencelerle dile getirdiğini düşünürüm musalla taşına bakarken. Belki eserleriyle ! belki geride bıraktıklarıyla ! elbet geride bıraktıklarına bakan geride kalanların öznel bakışıyla!

4

Bukowski öleli 25 yıl oluyor. 25 yıl sonra yazdıklarını okuyorum. Bukowski ölümsüzlüğe inanmadığını yazmıştı fakat bende ölümsüz… öznel bir durum! Peki Tarık Tufan, bu yazdıklarımın ilk fişeğini atan yazar kaçlarında şimdi ? fotoğraflarından anladığıma göre Dante gibi ortalarında ömrün, Allah uzun ve sağlıklı bir ömür versin! Sorum şu Tarık Tufan’ın yazdıklarının günün birinde okunması, yeni nesillere anlatılması, o nesillerin de sonraki nesillere anlatması mümkün olacak mı? Belki ! Bunu kimse bilemez! Zaman gösterecek ! O günkü koşullar, zamanın ruhu, ekonomi ve daha pek çok şey ve falan filan… Oğuz Atay son nefesini verirken bir gün bu kadar popüler olacağını düşünmüş müydü? 
  
5

Söyleyeceklerim üç aşağı beş yukarı bitmiş gibi. daha uzatmak mümkünse de fazlası makbul değil misafirliğin kısasının makbul oluşu gibi. öte yandan hava aydınlanmakta ağır ağır. Drakula’dan tek farkım o gizli penahına, tabutuna kaçarken gün ışığıyla birlikte benim aydınlığa, gün ışığının tam ortasına kaçacak olup hayatımı, herşeyimi, aklımda ne varsa unutmaya çalışacak olmam. Öte yandan bu yazıdaki “ölüm-ölümsüzlük” temasına dokunmama neden olan “Beni Onlara Verme” adlı kitapta ne görmüş olduğum meraklandırdı giderayak. Neydi ? kitabı açıyorum bana bu yazıyı yazdıran şeyin ne olduğunu anlamak için! 99’uncu sayfaya not düşmüşüm, “karanlık” adlı hikayenin orta yerine yazmışım, kelime şu “kırgınlık”…

Yazmak çoğunlukla melankolik bir ruh haline göz kırpar. “karanlık” ve “kırgınlık” ile başlayan satırlarımın “aydınlık” ve “barış” içeren duygular uyandırması dileğiyle… neden olmasın ?

28 Ağustos 2019 Çarşamba

İtirafhane




“Yazmak için bir meseleniz olmalı” dedi konuşmacı akademisyen yazar arkasına yaslanmayı ihmal etmeden. Bir süre katılımcıları süzdü delici bakışlarıyla, ses çıkmayınca “Bu konuda bir fikri olan yok mu?” diye devam etti ağzında kelimeleri yuvarlayarak. Küçük bir toplantı salonuydu, duvarlarda beş kıtanın haritaları, masanın üstünde bir dünya küresi, köşede, başında tüyleri bir eli Napolyon’unki gibi öteki elinde bir balta  balmumundan bir Kızılderili heykeli, aynı zamanda bir okulun sınıfıydı. Sessizlik sürüyordu, adam tekrar sordu “Evet, meselesi olan yok mu aranızda?” Kimseden çıt çıkmadı. Anlaşılan kimsenin meselesi yoktu. Adam bu seferde en önde oturan kalın çerçeveli gözlüklerinin arkasından bakan kıza sordu aynı soruyu “Siz küçük hanım sizin bir meseleniz yok mu yazmak için?” Kız umursamaz bir tavırla “Bir derdim yok” dedi, oturduğu yerde daha da küçülmüştü sanki. Adam yüksek sesle güldü ve bana döndü, orta sıralardaydım.

“ya siz bayım?” dedi “Siz ne dersiniz?”

“Benim bir rahatsızlığım var” dedim, adam ilgiyle “neymiş o? diye sordu.

”Her sabah pantolonumun fermuarını çekmeden önce acaba bu sefer fermuar çalışacak mı diye düşünmeden edemiyorum” 

“Öyle mi çok ilginç, peki ne oluyor sonra?”

“Hiç çalışıyor tabii arada sırada tutukluk yaptığı da oluyor ama çalışıyor”

“O zaman mesele yok”

“Maalesef var, mesele fermuarın çalışıp çalışmamasında değil!”

“…”

“Mesele bu kadar basit gündelik bir şeye dair şüphe duymuş olmamın bende yarattığı rahatsızlık. Neden ? Ne işe yarar böyle düşünmem? İşlevi olmayan, enerjimi emen bir şüphe, şüphenin yarattığı bir gerilim…”

Bir an sustuk, derin bir sessizlik oldu. Herkes düşünür gibiydi. Konuşmacı akademisyen yazar aşağı yukarı yürüdü, durdu, “Gerilim iyidir çatışmayı körükler, bu da iyi malzeme çıkarır” dedi. Sustum. Bir şey demedim. Biraz da ötekiler bir şeyler söylesinler diye sağa sola oturanlara baktım. Çok geçmeden en öndeki gözlüklü kız :

“Benim de benzer bir sorunum var aslında” dedi ve devam etti, “erkek arkadaşım her seferinde sütyenimin kopçasını açmakta zorlandığı için gerilir bu da bana yansır”

“Cüneyt Ayral’a sorun bunu” dedi adam.

Yine sessizlik oldu. Arkalardan başka bir ses yükseldi, genç bir çocuk:

“Umumi tuvaletlerde arkamda biri varsa asla işeyemiyorum”

İki yanımda oturan bir başkası “Çocukluğumdan beri küvetin su giderine uzaktan tükürürüm. Her seferinde bir daha isabet ettiremeyeceğim düşüncesi tedirgin eder beni”

“Toplu taşıtlarda yellenirken yüzümün kızarmasının beni ele vereceğini düşündüğümden yüzüm iki misli kızarıyor. Yüzümün kızarma endişesi olmadan yellenmek istiyorum, yellenmeye özgürlük!”

Sınıfta bir domino etkisi başladı, patır patır döküldü herkes sırayla.

Sonra yine sessizlik oldu ve sessizliği yine en öndeki kız bozdu :

“Hocam ya sizin meseleniz nedir?”

Adam acı çeker gibi fısıldadı, “Ayakkabılarımın bağcıkları! onları bağlayamıyorum!”.


16 Ağustos 2019 Cuma

mesela yani...




Martı üç numara kafama teyet geçti. yüz kulaç atmış sırt üstü suyun üstünde gökyüzünü seyrederken… gökyüzü griydi… martı beyazdı. Bütün renklerin kirlendiği günün sabahıydı. Yüz kulaç atınca arınmış vücudum su üstünde gökyüzüne dönük martıya arınmış bir vücut olarak görünmüştü. Martı arınmış şeyleri severdi. Martı sevdiği arınmış şeyleri didiklerdi. İşte tam martının sevdiği andı, gri gökyüzü, suda salınan arınmış vücut, martının muhteşem pike yapabilme yeteneği… Martı pike yaptı üç numaraya vurulduğundan geçmişin yara izlerini açık eden başıma. Yaralardan birini kahvede almıştım… Ankara gazozu şişesiydi… Hiç beklemediğim bir anda… şişe kafamda kırılmıştı… işte martı tam da o gösterişli, her bakana yaranın uzun bir hikayesi olduğunu duyumsatan yaraya odaklanmıştı. Hissetmiştim… Martı kanın kokusunu almış, açılan yaranın, kırılan kemiğin tahrik edici resmini hafızasına yazmıştı kuş bakışı, artık o bildiğimiz özgürlüğü çağrıştıran martı değil kan kokusu almış bir yırtıcıydı. Uzaktan bakınca hayal gücü iyi çalışır. Martı da bize benzerdi, o da bizim gibi canlıydı, bir beyni vardı bizimkinden küçük olsa bile, hayal kurabilirdi. martı kuş bakışı, o kadar yüksekten kafamı dağıtan or.spu çocuğunu gördü, tam kafama şişeyi indirdiği anı, kanın fışkırışını, kafatası kemiğinin çatlayışını, benim ayakta bir süre sallandığımı sonra yere yıkıldığımı, bilincimi hızla kaybettiğimi, bayılmadan önce oyun masasının altındaki kırmızı onlu okey taşını gördüğümü. Arap Bekir, kahvecinin adı, kayıp taşı bir süre aramıştı bir süre önce. İşte martı kuş bakışı kafamdaki yaranın hikayesini hayal gücünü çalıştırıp gördüğünde daha da yırtıcı olmuş, doğası gereği hedefi vurmaya kilitlenmişti. Aramızda yarım metre kalmıştı ancak, martı güdümlü mermi gibi yaklaşıyordu, ankara şişesinin açtığı yarayı vurmak üzereydi ki, ani bir manevrayla kafamı sıyırarak geçti. gayri ihtiyari deriyle kaynamış yaraya gitti elim martının ardından bakarken. Gökyüzü griydi fakat güzel bir gün olacaktı, birinciliği beyaza vereceklerdi muhtemelen…

26 Temmuz 2019 Cuma

Küçük ama…



Sıcak bir yaz sabahıydı. Altı yaşındaydım… altıma s.çardım. Tutmazdım. Misafirlerin önünde bile… annem temizlerdi. “böyle alıştırma çocuğu okula başlayınca zorluk çeker!” hoşuma giderdi. Misafirler… annem… kıçım… temizlenmesi… “ooo ! hoşgelmişsiniz Rukiye hanım ! “ “kıçını sallama çocuğum rahat dur!” “peki anne!” “hah! Şöyle uslu çocuk ol!” Rukiye Hanım : “tuhh! Utanmaz! Koca çocuk olmuş bir de!” sonra kızıl saçlı Rukiye hanım gider, bobstil pantolonlu babam gelir, annemle yatak odasına çekilirler, on dakika geçer “ne yapıyorlar?”, iş üstündeler, babamın bir kaşı havada, ne olduğunu bilmediğim, anlayamadığım bir iş diye tarihe not düşülür.

Tuhaf bir resim... Anlamsız o gün için. hayatımda gördüğüm ilk erekte... Hatırı sayılır irilikte –kimin babası- sert, dik, hedefine girmeye ramak kalmış. kafa karışıklığı… Görmemem gereken bir şey... Fakat bu şey ne ?  Neden gizli neden açık değil? neden babamım bacak arasında bir şey sallanıyor? Bir sır mı ? Bir sırsa sırrını yalnızca annemle mi paylaştı ? İnsanların böyle benzer sırları var mıydı?

2

Tuhaf şeyler ilgimi çeker. Annemin şaşkın bakışları… babamın sırıtışı… birkaç ay sonra okula başlayacaktım. Ne yapmalı? hafızamda eşleşen bir resim yok. fakat ortada bir şeyler dönüyor. babam ? annem ? babamın bacakları. arasındaki… Neler oluyor?  Annem korkmuş… babamsa kaleye bayrağı dikmiş… sonrası suskunluk ne annem ne babam soran bakışlarımı umursamıyor bile, sanki rüya görmüşüm. Belki de rüyaydı! Fakat bir açıklaması mutlaka olmalı.

3

Günlerin geçişi ve biyolojik cahillik... Bir kaç ay sonra okula gideceksin dediler. Annemle beraber okula gittik, orda benim gibi erkek çocuklar ve bana benzemeyen kız çocuklar, bazıları ağlıyor, yerlerde debelenen eve dönmek için yalvaran.  Ben sakinim, olup biten tuhaf ve boktan bir ortama girmiş gibiyim; bu kadar kalabalık bir ortam hayra alamet değil. tekinsiz bir yere geldiğim hissiyle belanın kokusunu aldım. çok geçmeden bela kendini gösterdi.

okulun tek İngiliz’i üstüme işedi! Nedeni ? hiçbir fikrim yok! fakat çocuğun çükü babamınki gibi bacak arasında. Sonra kendiminkine baktım benimki de aynı yerde ve boyda. Acaba daha büyüyecek mi? mesela babamınki kadar?  gerçekle yüz yüze geldim “erkek çükünün boyutları kişiden kişiye değişiyor ve hepsi aynı yerde!” mutluyum cevabı buldum fakat babamınki kadar olacak mı? Bunu bilen birileri olmalı, madem okula başladım, birileri yardım edebilir. Mesela Sevgili öğretmenim! Okula niye geldik? Aydınlanmak için! O heyecanla gidip sidik lekesini yıkadım.

4

Bir hafta geçti… öğretmene bir türlü soramadım. Soruyu  içimden sordum, sahneyi gözümde canlandırdım, fakat her seferinde sahne değişti. Değişen sahneler kafamı karıştırdı, tereddüt etmeye başladım, belki de sormamam gerekiyordu. Fakat bir gün cesaretimi topladım.

5

teneffüs zili çalmıştı. herkes çıkmış, bir tek ben kalmıştım. öğretmen masasında… çantasını karıştırıyor, bir ruj çıkardı dudaklarını bir güzel boyadı. Dudakları etli! Kırmızı! tanrım ne güzel! hayatımda ilk kez!  Bir süre sonra öğretmen farketti :

“çocuğum sen neden tenefüse çıkmıyorsun?”
“hayır, öğretmenim, ben…”
“ bir şey mi söylemek istiyorsun ?”
“evet! öğretmenim benim bir sorum var”
“öyle mi? neymiş o soru ?”
O güne kadar hiç konuşmamışım. Gökyüzüne bakan bir çocuk. “havai, derslere karşı ilgisiz, sorunlu ”. Masaya iyice yaklaşınca baklayı çıkardım :
“öğretmenim neden farklılar?”
Anlamsız bir bakış.
“farklı olan ne yavrum?”
“çük öğretmenim! Neden farklı ?”
Öğretmen sandalyesinden düşmek üzere.
“ne diyosun çocuğum sen? Ağzından çıkanı kulağın duyuyo mu?”

Sus ! ağzına kırmızı biber sürerim! Sorulmaması gereken bir soru. annemle babam da o günden hiç bahsetmemişti. Öğretmenden iş çıkmaz, ama bilen birisi olmalı. Koşarak çıktım sınıftan, okulun kapıcısını gördüm, “Kazım abi” dedim “benim bi sorunum var!”

27 Haziran 2019 Perşembe

Şeşi Beş Beyin Bir Yaz Gecesi




Katliam! Ors. çocukları ! köklerine kibrit suyu dökmezsem kitapsızım ! savaş mı? Alacaksınız ! vücudum delik deşik ! aynada gördüm sabah… sağ omzumun altında kırmızı yıldız kümesi. Şiş... kim yaptı ? hangi ors. çocuğu ? sol omuz başımda bir, kürek kemiğimde iki, midemde bir daha… sonuncusu büyük… sülalenizi s.keyim! toplam on tane ! beyaz tende kocaman lekeler ! neden dün gece ? dün gece onları çılgına çeviren ne ? Dün sabah birini haklamıştım. Belki! ele başlarıydı kimbilir… intikam ! intikam ! intikam! gözü dönmüş hergeleler ! reislerinin öcünü almak için saldırdılar! B.ku yedik! Ne yapmalı ? bu gece de!  Önlem ! barikat, engel, bütün yollar, gedikler, delikler, tahta parçaları, çekiç, çivi, kapalı pencereler, cibinlik, kokulu sprey, püskürtücü, vücut losyonu, sineklik teli, beyzbol sopası, rambo bıçağı, pompalı, no pasaran, savaş başladı. ors çocukları! sk.timinin ibn.leri ! sinek müsveddesi ! müptezel sivriler!

2

Bencilim ben ! anladım… kırmızı lekeleri gördüğümde…  bu yaz keyifli geçecekti oysa. yanılmışım ! ors çocukları bu yazı beklemiş. Bencillikle ilgisi şu : yaz başından beri hep Bayan En Nihayet’e saldırdılar. günlerce o beyaz tenini gösterip durdu. hatta o güzel ayacıklarını, pembe topuğundan… Çok takmamışım, umarsamadığımı farkettim şimdi ! delik deşik olunca… elbet umursuyor görünüyordum. çok güzel kahvaltı hazırlıyor, menemen süper, envai otlu, mis gibi kokan. Artılar! vazgeçilmez artılar ! bir erkek için ölümcül ! bencilim ! bencilce seviyorum !  

3

İntikam! İntikam ! intikam ! nalbura gidiyorum, pencerelere tel, biraz çivi, testere… intikamını alacağım güzelim ! merak etme ! bencilim ama seni korurum ! kanatlarımın altındasın karada ölüm yok ! ahh ! bir tanesini gördüm şimdi yanımdan vızıldıyarak geçti. bir yandan yazmaya devam ettim. Ors çocuğu! puşt! Neye yarar ? Ne işlevi var ? Kanımızı emmekten başka ! dişisi kan emiciymiş. yumurtlama zamanı afrodizyak niyetine! dün geceki katliamın kaçta kaçı dişiydi? Tanrım! bir ordu dişi! Ors.pu ! adi kaltak ! doğanın yüz karası! mahlukat ! yr.rak mahsulü!  az önce yanımdan vızıltıyla geçen döndü, kendilerine dair yazdığımı anladı mı ne? sabah devriyesi belki de? keşifte…” dikkat ! dikkat ! kırmızı alarm! Kırmızı alarm !tüm sivrisinek güçlerine duyuru! Toplanma yeri : Hoşbeş apartmanı daire beş… Hoşbeş apartmanı… dün geceki katliam alanı… dün geceki hedef, şeşi beş göz, tehlike arzediyor. hemen !” 

Tanrım b.ku yedik ! pabuç pahalı ama ! İcabında Alemdar M. Paşa gibi topunuzu patlatırım giderken ! Ha ha ha! Savaş başladı ! Çıkmam lazım ! Nalbura... Tora! Tora! Tora! gömeceğim hepinizi buraya !   

Boyalı Kuş

Jerzy Kosinski Boyalı Kuş’ta bir kuşçudan bahseder kitabın bir yerinde, kuşçu biraz psikopat ve sadisttir, sevgilisi ortalıkta görünm...

Çok Okunanlar