19 Nisan 2018 Perşembe

Çıktığımda Bahar Gelmişti 3


Zaman yoktu, her an beni ele geçirecek kadar yakınıma gelmişlerdi, direniyordum, baskı altındaydım, kaçmak ve eşiği geçmek zorundaydım, aksi takdirde bir sonraki durakta inmek zorundaydım…

Eşiği geçtim her şeye rağmen… Işık gözümü alıyordu… Ahşap masanın ayağında ağacın doğasından gelen şekiller vardı giderek büyüyen daireler halinde… Bırakmadım… Durağı geçtim… Bir deneyim olarak sonuna kadar gitmeye kararlıydım… Konuşuyorlardı… Gülüşüyorlardı… Daha çok klavyenin ritmi yavaşladığında duyuyordum… Sesler mi beni yavaşlatıyordu yoksa ben yavaşladığım için mi sesleri duyuyordum diye sorduğum soruyu iki yönlü seyreden ne olursa olsun birbirinin içinden geçtiği bir an, kesiştikleri bir an var diye cevapladım…

Hımm ! Sonra ?

Sen vardın farkındaydım yazarken, orda durup yüzüme bakıyordun, kapının ağzındaydın, bir kapı vardı, sen ordaydın, farkındaydım, ama sözcüklerin içindeydim, bu nedenle senin var oluşunu hayal perdesine yansıtıyordum devam edebilmek için… Bırakamazdım… Sana gelemezdim… Dudaklarını isteyemezdim… İsterdim aslında bir an dursam, isterdim aslında bir an ötekinin içinden çıksam, isterdim aslında bir an ötekinin günlüğüne yazmayı bıraksam… Çatışma gerçekti, sen gerçektin, öteki de gerçekti ve hepimizin gerçeği birleşerek bir hayali dünya yaratıyordu…
Sen çıktın sonra sıkıntılı dolaşmayı bırakıp ve ilk durakta indim bende seni bulmak için…

6

“Sen o’sun” *

Acil servisin çatısındaki devasa tabelayı daha önce görmemiş olabilir miydim ? Mümkün müydü ? 18 yıl önce böyle bir tabela var mıydı ? Tabelanın farkına varmıştım… İçimde tabelanın tarihçesini bilmek isteği uyanmıştı… Farklı bir bakış açısındaydım 18 yıl önceye göre…  İçerdeymişim… İçimdeymişim… 18 yıl önceyi karşılaştıran bir tesadüf…  İki farklı zaman dilimini düşündüren tesadüfler zinciri…  Tesadüflerin hayatımızdaki rolü… Gerçek… Bu gerçeği tartışan insanlar…

Babanı özlüyor musun ?

Kuşluk vakti artık… Yazmayı bırakıp kahvaltı yapsam ? Kararsızlık… Bir de masanın üstünde ayırdığım kitapların bitmeyen çağrısına karşı koymam… Dış dünya…  Sıkıntı… Nefes almak için açılan mutfak kapısı…  Arka bahçenin kedileri komşunun attığı ciğerleri parçalıyor… Komşu, kadına benziyor… Bir kez bile yüzünü görmek mümkün olmadı… Yüzüne dair hiçbir ayrıntıyı anlatmam mümkün değil… Kuşluk vakti pencerede birkaç saniye görünüyor o kadar… Parçalanmış etleri bahçe duvarının yanına atıp içeri kaçıyor… Kaçıyor mu ? Neden kaçsın ? Ama kaçar gibi görünüyor bu kadar hızla hareket ettiği için… Komşu kedileri seviyor olmalı yoksa onları beslemezdi… Ben arka bahçenin kedilerini beslemiyorum ama biri sorduğunda ben kedileri seviyorum diyorum… Uzaktan sevmek, sevmek değil mi ?

Dış dünya, bir an için komşunun kedileri besleyişi oluyor… O arada dışarıdaki havayı  tenefüs etmiş oluyorum…

*Oruç Aruoba

16 Nisan 2018 Pazartesi

Çıktığımda Bahar Gelmişti 2




Bir gün önce fazla kaçırmıştım, alkol ya da her hangi bir keyif maddesi değildi bu hali yaratan, sıyırmıştım, sıyrıklık hali nerde başlamıştı, onu hatırlamaya çalıştım… Boğazkesen’den yukarı çıkıyordum, civardaki birkaç sokak aklımdaydı, Postacılar Sokağı, Nur-i Ziya Sokağı, Balyos Sokağı, şimdi var olmayan bir pastane, bir çiçekçi, bir fotoğrafçı, bir pasaj girişi, hafızamın kuytularında başlayan hareket kendi penahına çekiyordu, sahnesine, kucağına, kuytu köşelerine, sıcak kıvrımlarına, terli tenine…

Kıvrımlarına öyle mi ?

… İşte sen burada giriyorsun devreye, senin varlığını burada fark ediyorum, sen ve ben, diyerek kurduğum cümlelerle, ilk sen mi gelmiştin yeryüzüne yoksa ben mi bundan emin değildim, senden önce var olduğumu anlatan bir tarihimiz vardı, kabul etmiştik, acaba demiş olmamız pek de önemli değildi…  Buraya kadar çok yalnızdım, sen gelince işler değişti, hemen değişti, seni düşünmeye başladım, sen olmasan ben olmazdım…   
 
Uzun zamandır bu anı bekliyordum !

4

Odanın içinde sıkıntıyla dolaştığın bir sabah vakti ben çoktan kitapların arasında günlük mesaime başlamıştım… Sen pencereden bakıyordun bulmak için… Ben sayfaların arasına bakıyordum bulmak için… Aklım hem elimde tuttuğum yazarın ruhuna dokunduğum bir anın içinde zevk alırken,  hem de sendeydi, sıkıntını fark etmiştim… Ama sıkıntının ne olduğunu merak edecek durumda olmadığımı biliyordum öte yandan,  sayfaların bilinçaltına doğru bir yolculuk başlamıştı, ama senin varlığın vardı öte yandan, yazarken seni ilk kez kullanıyordum somut olarak, daha önceleri hep hayalimdeydin… Öte yandan yanıbaşımda olurken yazı dünyasına yolculuğa çıkmam tuhaf, alışık olmadığım bir sıkıntıyı, hızla yayılan mürekkep lekesi gibi yayıyordu içimde bir yerlerde… Nefes alış verişini, adımlarını, gazete sayfalarını açıp kapayışını duyuyordum, dudakların, ayakların, gözlerin aklıma geliyordu… Dış dünya birleşiyor, sesleniyor, kokusunu bırakıyordu, duyumlarımla etkileşiyordu…

Senin böyle kendine bu kadar dönmüş olman olabilir o anki sıkıntımın kaynağı…

13 Nisan 2018 Cuma

Çıktığımda Bahar Gelmişti 1


Karanlık, tekinsiz, her an suç işleme potansiyeliyle dolu biriyle karşılaşma hissi veren yer altına kazılmış oto parktan Meşrutiyet’e çıkar çıkmaz ölüm duygusundan uzaklaştım.

Bir  kumru, cephesi dar, yüz yıllık, bakımsız bir binanın ilk katına konmuştu. Yalnız bir kumru eksikti aşkı ifade eden fotoğrafa göre; kumrunun ürkek gözleri, İstanbul’un hızla akan yaşantısına çarpıyor, yabancı, kumrunun tanımadığı, anlam veremediği bir şey olarak geri dönüyordu…

Burası mezarlıktı bir zamanlar…  Adına ‘Küçük Mezarlık’ ya da “Aşıklar Mezarlığı” denilen. Şurda bir çocuk bahçesi olmalıydı, ne zaman geçsem yerini kestirmeye çalışırdım. Sonra, 6.cı daire, Eski Vergi Dairesi, Eski THY Binası şimdi Evlendirme Dairesi, Frej Apartmanı, Tarihi İKSV binası, hepsi şehrin başka mezarlıklarına taşınan buradaki mezarların üstünde yükseldi.

2

Onu deşifre etmek, aleme açmak, alemin içine akması, aleme birlikte akmamız, alemci olmamız, türler, alem türleri, hamam alemleri, birlikte rüya görmemiz,  hamamın orta yerinde sıcak mermerin üstüne serilip uyumamız, onu tüm çıplaklığıyla ortaya sermek, onu açmak, evet, açmak ne kadar da kışkırtıcı ve cazipti…

Kirleniyordum da öte yandan, çocukken beyaz gömleğimin en çabuk kirlenen giysim olduğunu fark etmiştim, masumiyet denilen şey bir süreçti, nostaljik bir süreç, genellikle çocukluğa dair bir süreç, saf, soran bakışlarla dolaştığım, tavırsız, maskesiz bir süreç, arka sokaklarda aradığım bir süreç…

O, yüzünün kızardığından söz ediyordu oysa, ben onu açtıkça utanıyormuş öte yandan, aklım  acımasız seri katleden bir neşterdi, bir defteri varmış ve yazdıklarından sonra yüksek sesle şöyle demiş “yıllar sonra tutmaya başladığım bu defter umarım yüz kızartıcı olmaz”  

Öteki yazar ise, Merlin’in kara sevdalısı benzer bir ruh halini yaşamış. Merlin kanatlanıp uçtuktan sonra, yazar bir eşikten geçmiş,  yüzüm kızarana kadar yazacağım*  demiş bir gün aksi halde ona olan aşkımı tekrar yaşamam imkansız…

*Arthur Miller

10 Nisan 2018 Salı

Yeniden




Sabaha karşı derdi olan kedi
Zaman geçtikçe ısınacağım sana
Buralar eskisi gibi değil
Isınacağım sana mektuplar eskisi gibi değil

Sabaha karşı derdi olan kedi
Bakarsın geceler boyu
Sürgün olmuş düşlerimize inat
Bir balık ölümü kadar uzak
Gözü yaşlı bir çocuk kadar yakın
bir sevda türküsü düşer de dillere
İçim içime sığmaz birde
Ve yine Pazar gelir
Ve yine mektup yazarım
Isınacağım sana eskisi gibi değil

9 Nisan 2018 Pazartesi

Büyüme Çocuk 3


Orda, çocukluğumun İlk baharlarından birinde diyelim, ne giyerdim o gün hatırlamak isterdim, isterdim ki, o gün hangi ayakkabıyı giymişim, ayağımda kısa mı uzun mu pantolon var, başım da kasket var mı mesela, isterdim ki hafızamın derinliklerinden su yüzüne çıksın, bir kefal gibi sıçrayıp su yüzüne minicik, mavimsi Beyza, şeffaf yumurtalarını döksün, küçük, minik yuvarlak şekiller halinde, ben de gözden kaybolmadan bir kaçını tutayım…

ve aklımda kalan babamın aldığı tüylü bir bot, Şişli civarında bir pasajdan Amerikan malı demişti tezgahtar, acaba o botu giymiş olabilir miydim şairle tanıştığım o gün, kimse bilmiyor, bildiğimiz tek gerçek, Pera’nın yine cıvıl cıvıl olduğu, nam-ı diğer cadde-i kebir ya da altıncı daire…

Olgunlaşma Enstitüsünde hep kermes olurdu…  dantelli, fistolu, oyalı, el işli, göz nurlu bir yığın sabır taşlı, göz göze gelişler olurdu, annemle şair göz göze gelmişti fistolar arasında, sanırım şair güzel bakıyordu, uyaklıydı konuşması bu çok açıktı ve annem etkilenmişti Türkan Şoray’ın da etkisi olmalıydı, oysa ben çok bi çocuktum ve bilmiyordum o zamanlar, bilseydim şu vecizeyi hemen orda şairin gözüne hınçla bakarak söylerdim “Aldanma ki şair sözü hep yalandır”…

7 Nisan 2018 Cumartesi

Büyüme Çocuk 2


Evet, annem bilirdi, ve güzel mi güzeldi, sırası gelince sahneye girerdi,
biz eski taş bir binanın önünde olurduk, ayaklarımı yerden keser, uçurtmasına bindirir ve beni başka bir sahneye sokardı,  iki adet Alaska için anlaşma yapardık ve beyaz perdeye yansıyan büyülü ışıktan hep Türkan Şoray görünürdü…

tüylerim ürperirdi benzerliği bulduğumda, Türkan annemdi hayli, hayali bir izdüşümdü perdeye, antrakta ikinci Alaska’yı yedikten sonra neden sürekli Türkan Şoray filmlerine gittiğimizi anlardım, annem perdede kendini bulurdu…

Yıllarca benzerliklerine tanık oldum, çok uzun bi zamandı bu, boyum uzardı, suratımda tüyler çıkardı, küfür bile ederdim oysa terbiyeliydim, erkek çocuklar arasında bir yerim olurdu, zaman akardı, annem beni beyaz perdeye çekerdi, ve bir gün sinemaya giderken bir şiir kitabı alırdı, adı ‘ Büyüme Çocuk’ olan bir kitabı…

Büyüme Çocuk

Büyümeye bu özlem niye? Çocuk
Sen küçüksün, dünyan büyük,
Dünyan temiz pak, bütün renklerin penbe-beyaz ak,
Acı yeşilleri tanımazsın,
Siyahlar senden uzak…

Düştüğün için ağlama,
Bu düşüş düşüş değil,
Ellerin kirlendiyse üzülme,
Yüzün ak ya,
Elbiselerin kirlendiyse ne çıkar,
Yüreğin pak ya,
Oyuncağın kırıldıysa ne olur?
Büyüde gör, kalbini nasıl kırar eller,
Bir anlık zevkleri için,
Bir ömrü nasıl zindan ederler,
Büyümeye özenme çocuk…

İnsanlar büyüdükçe küçülürler,
Üstleri temizlendikçe, içleri kirlenir,
Para denir, şöhret denir, aşk denir,
Cümle iyilikler menfaatlerde erir,
Büyümeye özenme çocuk…

Bir büyürsen, küçülemezsin,
Büyüme çocuk…
   



6 Nisan 2018 Cuma

Büyüme Çocuk 1


kısa pantalonla gezerken, kız bisikletine binerken, yazlık sinemada ilk kez benden üç yaş büyük bi kızı öperken, sanırım kediler de beni tırmalamaya bayılırdı, muhtemelen  bende tırmalanma potansiyeli vardı, çok bi çocukken başlamıştı bu muhabbet…

Bazı siyah beyaz fotoğraflar kitapların arasından çıkıyor, sonra rastgele bir mazi başlıyor…

bir zamanlar bahçesinde kirpiler dolaşan, incir ağacı bile olan bahçeli bir evdi bu ev, bu evin içindeki kitaplık yoktu o zaman, ben toprakla oynardım, çamurdan ne bileyim insan falan yapardım, oysa kurşun askerlerim de vardı…

bahçe kalabalıktı her zaman, gelenler, gidenler vardı, başka şehirlerden gelirlerdi, mahalleli gelirdi, büyük annenin cins cins tabakları, bardakları vardı, o çok severdi onları ortaya çıkaracak zamanları…

en çok da sinema günlerini severdi makinist bir komşunun bahçemizde oynattığı, ama annem kendinden geçerdi, o beyaz perdede kendini mi bulurdu ne, iki arada bile olsa gelir, Küçük Parmakkapı sokaktan geçer, Büyük Parmakkapı sokağa sapar, gelir beni alır, bizi bir heyecan alırdı…

Beyaz kurdelalı bir kız çocuğu vardı, ağbisi beni hiç sevmezdi, beyaz kurdelalı kız çocuğuna horoz şekeri ısmarlardım, ağbisi gıcık gıcık bakardı tenefüslerde, okul çıkışında beraber dönerdik eve, ben, beyaz kurdeleli kız ve ağbisi, o zamanlar Afrika’yı daha görmemiştim…

Oysa annem biliyordu, tam zamanında geliyordu, biz kızın ağbisiyle kavgaya tutuşmuş oluyorduk, beyaz kurdeleli kız ağlıyordu…

Çıktığımda Bahar Gelmişti 3

Zaman yoktu, her an beni ele geçirecek kadar yakınıma gelmişlerdi, direniyordum, baskı altındaydım, kaçmak ve eşiği geçmek zorundaydım, ak...