20 Eylül 2018 Perşembe

Abbas


“En iyi aşk başlamayan aşk” dedim, sözden söze kanat çırpıyorduk… “Ah canım”  “sen mi yazdın yoksa?” dedi karşımdaki, “hayır” dedim “bir zamanlar bir arkadaşımın kızkardeşi söylemişti”  “ yaa! anlat bakalım şu hikayeyi” dedi meraklı meraklı…

Bir spor klübünde vücut çalışıyordum, daha doğrusu formda kalmak için spor yapıyordum, arkadaşlar vardı, bir yerlere gidiyorduk, dans etmeye başlamıştık, Latin dansları yapıyorduk… Dar alanda paslaşmalar… Dans partnerimle yakınlaşmıştık ve çok güzel geziyorduk, eğleniyorduk ama özgürdük de ve kaybetmek istemiyorduk güzellikleri…

İşte o kız görmüş bunu, bu nedenle bana “en güzel aşk başlamayan aşk” demiş…

O günden sonra sık sık aklıma geldi bu söz “en güzel aşk başlamayan aşk” biraz platonik bir durum, ama tam değil, yani elin eline değiyor, hatta serin bir sonbahar akşamı ceketini veriyorsun, giyiniyor, ısındım diyor, gözlerinin içine bakıyor, bakıyorsun ki gözleri gülüyor, işte o an dünya duruyor sanki, sen o gözler oluyorsun, bir resim çekiyorsun o ana dair ve herşey o resim oluyor…

Ahbabıma anlattım bu kısa hikayeyi ve o bana ben ona pek çok şey anlattık hayata dair, sonra bir başka ahbap daha geldi ve tema değişti. Baktım aşkın yerinde yeller esiyor. Üç kişiyi kaldırmadı aşk. Meğerse aşk iki kişilik bir şeymiş.

Koltuğun ucuna oturdum… Mesaj… Ahbabım da… Aynı…

“Abbas” dedim.
“Bağlasan durmaz” dedi ilk ahbap.

İkiledik…

12 Eylül 2018 Çarşamba

yol izlenimleri - 3


“çocuğum ayaklarınla koltuğu deleceksin az daha gayret edersen!”
“çok trafik var ağbisi sıkıldı çocuk”
“tamam da hanım teyze böğrüme böğrüme vuruyor kereta”
“Himmet sen de biraz rahat dur bak ağbi kızıyor”

adım adım ilerliyor trafik az ötede kaza olmuş, araçlar kazayı yapan iki aracın etrafından dolaşmak zorunda, bu arada karşıdan gelenler yol vermediğinden trafik kilit. Çocuk sıkılıyor ve belli ki hiperaktif, böğrüme vurmayı bıraktı ben kızınca. Kuyubaşı’ndan Müjdat Gezen kültür merkezine gelene kadar onbeş dakika geçti, şimdiye değin çoktan Kadıköy’de olmuştuk oysa. Dikiz aynasının altında “paramparça” yazıyor cama yapışık bir başka yazıysa “sevenler terketti bu gönül yasta”. melankoli. sıcak. dijital saat otuzdördü gösteriyor. otuzlu derecelere alıştık artık. saçlarından anlıyorum yabancı olduğunu. Türki coğrafyadan. muhtemelen bir evde çalışıyor. bakıcı ya da temizliğe gidiyor. memleketlisiyle konuşuyor. adamın arkası dönük. saçları dik. Orta Asya’nın genetik yapısı. kadın Türk insanının yapmadığı işleri yapıyor. sonunda yol açıldı. Hasanpaşa’ya geldik. İkinci Abdülhamit’in bahriye nazırı. Bozcaadalı. Camisi var. Kurbağalıdere caddesi de bu mahallede, Kadıköy Belediyesi’nin önünden geçiyor Altıyol’a doğru. oysa Kurbağalıdere deyince bildiğimiz dere akla geliyor, Yoğurtçu parkı boyunca akan. dereyi sonunda temizlediler. korkunç kötü kokuyordu eskiden. en son kefal sürülerini mutlu mesut yüzerken gördüm. akvaryum gibiydi. Kadıköy’e yaklaştıkça sıcak daha mı arttı ne ? Kadı’da bugün yaprak sarma var mıdır? daha yeni kahvaltı ettim ama yaprak sarma düşünüyorum. pis boğaz mıyım neyim ? İrfan bey sokağını geçiyoruz şimdi. kimdi İrfan bey ? daha önce yazıyla sormuştun bu soruyu, olsun yine sor, sora sora Bağdat bulunurmuş, peki öyleyse. Yavuztürk sokağa saptık nihayet, “Altıyolda inecekler kalmasın!” dedi şoför, birazdan Halitağa. saatçinin uyukladığı cadde. bir de gizemli 48 nolu binanın olduğu. bir de Kadı lokantası. hastasıyım. sayın internet siz ne diyorsunuz Halit ağa için. biliyorsun Kadıköy ağalar tarihi notları düşüyorum defterime. arama motorunda Halitağa at heykeline rastlıyorum. bilmediğim bir heykel. karıncalar bilmeden sever. kısa bir süre bir kafenin önünde kalmış şaha kalkmış bir vaziyette sonra kafe kapanmış. at heykelinin sonu çöplük olmuş. hazin bir hikaye. fotoğrafı “Kadıköy Günlüğü” adlı bir blogda gördüm. çöp konteynerinde bir at başı. yazık. Kadıköy Günlüğü bundan sekiz yıl önce Kasım’da yayına başlamış, sadece üç günde yaklaşık yirmi civarında yayın yapmış, hızlı başlamış, güzel bir düşünce, bir Kadıköylünün blog yazması semtle ilgili, fakat üç günde kalmış devam etmemiş. umarım bir sağlık problemi değildir bırakmasının sebebi. Halitağa diyordum; üçüncü Selim’in Darüssade ağası yani kızlar ağası ki Osmanlı sarayında bütün Enderun ve harem ağalarının en büyüğü. çeşmesi var caddede. 1795’de yapılmış. çeşmenin yanında ki ara sokakta bir kahvehane var, yazın en bunaltıcı günlerinde gölgede kalmış bu sokakta duvar boyunca dizili alçak tabureler Mandabatmaz’ın alçak tabureleri gibi. yazmak istiyorum. yaprak sarma kaldı mı acaba ? sokakların dili olsa da konuşsa…   


3 Eylül 2018 Pazartesi

Bir İhtimal


“Saatlerce beklemeye razıydı. Önemli olan gelmesiydi. Ne kadar beklerse beklesin sonunda gelecekse buna değerdi. Fakat her işte olduğu gibi aksi de olabilirdi, yani gelmeyebilirdi, buna da razıydı, gelme ihtimali vardı ya bu ona yeterdi, sevme sevilme ihtimalini seviyordu, ya severse, ya sevilirse, onun sevdiği gibi o da zamanla ötekini severse, ihtimal işte, bunların hepsi ihtimal dahilindeydi…”

Çeşit çeşit kahve satan bir kahvecide büyükçe kırmızı deriden bir koltuğa oturmuş bekliyordu. Az önce içtiği kapiçinonun fincanındaki ambleme, defne yapraklarından yapılmış taca bakıyordu arada. Önündeki kare sehpada açık duran diz üstü bilgisayarın ekranındaki boş sayfa açıldığı gibiydi. Sık sık gelirdi buraya, bazen kağıt kalemle bazen diz üstüyle gelirdi. Eğer kırmızı deri koltuk boşsa onu tercih eder beklemeye başlardı, bazen saatlerce beklerdi, beklediği belki gelirdi belki gelmezdi, pek dert etmiyordu, gelmesini istiyorsa bunu kalpten istemeliydi, içtenlikle istendiğinde evren bir şekilde karşılık verirdi, buna inanıyordu…

Düşünmüyordu, arzu ediyordu sadece, “bir böcek gibi” diyordu içinden, “bu kadar seven bir erkeğe karşı koyulamaz” “saltık sevgiye, tutkulu aşka kim hayır diyebilirki” çantasında birkaç tane kitap vardı, günlük, roman, bir de öykü kitabı, günlüğü açıyordu arada ve şansa bir sayfayı okuyordu, çok acı çekmiş bir yazarın günlüğüydü okuduğu, hep imkansız kadınlara aşık olmuş, en sonunda da bir otel odasında intihar etmişti, günlük ayrıca hayata ve pek çok şeye dair tespitle doluydu, “kıskanmamak için azılı bir çapkın olmak gerekir” bu tespitlerden biriydi… Talihsiz yazarın kıskanç bir mizaca sahip olduğu yazdıklarının satır aralarından çıkarılabilirdi.

Dışarda hava iyice kararmış, sert bir rüzgar çıkmıştı. Kahvenin kapısı her açıldığında kapının üstündeki çıngırak çınlıyor, içerde kendi hayallerine dalmış biri varsa bile onu uyandırıyordu. İçerisi tamamen doluydu, bir şeyler okuyanlar, sohbet edenler arasında zaman akıp gidiyordu. “Bugün gelmeyecek galiba?” diye düşündü, saatlerdir oturduğu koltukta ilk kez umutsuzca bir düşünceye kapılmıştı, ama hemen arkasından “yine de gün bitmedi! Gelebilir hala” dedi kendi kendine. O sırada kapının çıngırağı yine çınladı ve içeri pardesüsünün yakalarını kaldırmış soğuktan kızarmış burnuyla gözlüklü, uzun boylu biri girdi… Bu adamı bir yerden tanıyordu ama nerden, adam uçta köşedeki koltuklardan birine oturdu ve gazetesini çıkarıp okumaya başladı hiç vakit kaybetmeden. Bu adamı daha önce mutlaka bir yerde görmüştü. Zaman geçtikçe adamı unuttu, önündeki diz üstü hala açık duruyor, boş sayfa öylesine yazılacak ilk cümleyi bekliyordu…

Bir yazar ilk cümleyi vahiye benzetmişti, ilk cümle göklerden geliyor olmalıydı. Gelecekti. Bekleyecekti. Vazgeçmeyecekti. Saatlerce beklemeye razıydı. Sevme, sevilme ihtimali vardı, havaydı bu, oksijendi, ihtimaldi, ihtimali sevmişti, aşkın ihtimalini, ihtimal anahtardı, gelirse kapıları açacaktı… Boş sayfaya baktı yeniden, “ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim” yazdı… Vakit bir hayli geç olmuştu. Kalktı kapıya yöneldi. Pardesüsünün yakalarını kaldırdı dışarı çıkarken… Hava iyice soğumuştu… “Beklediğime değdi” diye düşündü caddede yürüyüp gözden kaybolmadan önce…


29 Ağustos 2018 Çarşamba

Eski Düşler Evi




Garip bir şeyler dönüyordu. Görünüşte her zamanki gibiydi sesler, ama yine de başka şeyler vardı, çağrışımlar vardı, çatal bıçak sesleri geliyordu, kalabalık bir akşam yemeği olmalıydı; ama evde benden başka kimse yoktu. Kardeşimle, babam bir saate kadar ancak gelirdi. O zaman neydi duyduklarım ? Açık duran kitaba baktım, bir şövalye romanı, ortaçağda geçen, kalktım kitabı kapattım, bugün daha fazla okuyamazdım, ayaklarımın ucuna basarak koridordan geçtim, salonun kapısı aralıktı, ürktüm, sessizlik koca bir kaya gibi oturmuştu evin üstüne, kardeşim olsaydı ortalığı ayağa kaldırırdı, “deli” derdi ”yine mi o kuruntuların!” oysa ben başka şeyler düşünürdüm; aklımda seyretmek istediğim filmler, gitmek istediğim sinemalar olurdu; kendimi Odeon’un, Gloria’nın, Lüks’ün girişinde beklerken, kalabalıkla içeri girerken bulurdum.


“çok az kaldı bir haftaya kadar gidiyorum!” derdim karanlıkta kısık bir sesle yanımda oturan incecik kıza, projeksiyon makinasının ışığı üstümüze düşerken kız filmi seyretmeyi bırakır, dokunaklı bir sesle sorardı “bu kadar kısa mı olacaktı?” cevap vermez beyaz perdeye yansıyan filmin karelerine girerdim, “sonsuz aşk” oynardı beyaz perdede. Sonra Eftalikus kahvesine gider bir bira alır, bir sandalye çeker meydanı seyre dalardım, bir cumhuriyet bayramında anıtın tam önünde bir fotoğrafımı çekerdi bir akşam üstü şipşakçının biri babamın annemi beni kaçırmakla tehdit ettiği günlerden birinde. Aradan yıllar geçerdi Eftalikus Şadırvan olur ama meydanın tantanası hiç değişmezdi, ama eski insanlar eski evler biraz değişirdi, ben de değişirdim ama bir bira alışım, bir sandalye çekişim, meydana karşı bir oturuşum değişmezdi, değişen biraz da yüzümdeki çizgiyle, saçlarıma düşen aklardı galiba.


Kardeşim,

-“dün gece bu deli sabaha kadar mırıldandı durdu” dedi babama.

Babam gözünü bana dikerek,

-“neden uyutmuyorsun kardeşini, o senin gibi mi, sabah erken kalkıyor!” dedi

-“sahi mırıldanmış mıydım farkında değilim” dedim

-“ne demiş bu aklı evvel merak ettim!”

-“ya baba ne diyecek ıvır zıvır hep okuduğundan, bi işe yarasa bari”

-“oğlum gece geç saatlerde okuma uyku tutmuyor sonra!”

“Tamam baba” dedim, zaten son zamanlarda gözlerim de ağrımaya başlamıştı. Mutfağa geçtim. Bir çay koydum “baba çay ister misin?” diye seslendim “yok” dedi “ben kahveye çıkıyorum orda içerim”.

Annem hiç istemezdi babamın kahveye gitmesini. “Bizimki yine yanlayacak!” derdi babam geç kaldı mı, merak eder, beni kahveye yollardı babayı getirmem için. Çekine çekine girerdim o sarmaşıklı kahveye, babam ve şürekası fıskiyeli havuzun başında oturmuş olurlardı, bir sandalye çekip beni de alırlardı aralarına, babamın yakınlarından Kurtuluşlu Niko “seninki merak edoorr!” derdi babama gülerek, biraz alaycıydı galiba, ötekiler de kasım kasım kasılarak kahkahayı basardı; neden güldüklerini anlamaz şaşkın şaşkın bakardım. Bu yüksek perdeden konuşan, kahkahalar atan adamlar arasında babam biraz sessiz, biraz da sert durur ama pek de anlamadığım bir şekilde o adamlar arasında saygı görürdü. Bir zaman orda geçerken tam sıkılmaya başladığım bir anda “hadi gidelim” derdi babam, kalkarken sendelerdi, o zaman anlardım babamın fazla kaçırdığını. Annem hiç sevmezdi babamın içkisini.

Bir İtalyan filminde seyretmiştim, mahallenin delisi meydanı sahiplenir, “la mia piazza!” diye bağırır gelene geçene göz dağı verir gibi, “burası benim meydanım!” ayağınızı denk alın yanlış olmasın. Ben de ne kadar uzağa gidersem gideyim kendi meydanımı hatırlar, filmdeki deli gibi “la mia piazza!” derdim. Bir gün Şadırvan’da meydana bakarken 1928 yılına gittim, İtalyan heykeltraşın yaptığı anıtın açılış günü, birazdan anıtın örtüsü düşecek, günün mana ve önemine dair konuşmalar yapılacak ve anıt açılacaktı. Anıtın çevre düzenlemesi yapılmamış, ne asfalt var ne de çevresinde apartmanlar. Eski solmuş bir fotoğraf bu baktığım; eski Salı pazarı yanındaki bit pazarında öteki sararmış fotoğraflar arasına karışmış, fotoğrafa baktığımda ilk aklıma gelen o muazzam kalabalıktan hiç kimsenin şimdi yaşamadığı, ölülerin hatırasına baktığımdı. Geçmiş zamanların izleri şehrin her yerindeydi. Bu eski zaman fotoğrafında doğduğum ev de fotoğraftaydı bir silüet gibi, arka planda, üç katlı ve cumbalı. Bir doktor yaşarmış o zamanlar bu evde, annem anlatmıştı, adam evin ahşap pancurlarını hiç açmazmış, bizimkiler evi satın aldıklarında, açılan ahşap pancurlardan yıllarca biriken toz bulutu kalkmış gizlenmiş tarihinden.


Babam mırıldanır, ağzında lafı geveler dururdu yol boyunca, annemin söylediklerini duyar gibi olurdum “tabi bu kadar içersen olacağı budur!” ufacık boyumla güçlükle yürüyen babamı koltuklar düşe kalka bizim sokağa gelirdik, Faik’in sokağına, Yoğurtçu Faik, yıllar sonra Göztepe’de başka bir Faik’e rastlayacaktım, Demirci Faik sokağına, başka Faik var mıydı, elbette vardı, hem Büyük Çekmece’de hem de Yeşilköy’de Sait Faik Abasıyanık sokakları vardı. Burgaz’da şimdi müze olan evlerinin önündeki sokağa adını neden vermediler; hani şu “Papaz Efendi” öyküsünde papazın ölmeden önce toprağı bellediği, bahçeyi bahçe yaptığı bahçe ile ahşap köşkün arasındaki sokağa. Fakat Sait Faik adı adayla o kadar özdeşleşmiş ki, Burgaz ada deyince o kadar Sait Faik akla gelir ki zaten buna gerek duyulmamış, Sait Faik adanın her yerinde, her taşında toprağındadır. Söz sokaklardan açılmışken yer vereyim istedim; “Aslan Yatağı sokak”* Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanındaki C. Karakteri bir gün bu sokağa girer, C. Üç gün boyunca sokaklarda dolaşmış, şehrin sokaklarını toplamış, bunlar üstünde düşünmüştür. Bu sokaktan şöyle bahseder “Aslan Yatağı sokağı var, bol dönemeçli. Bir zamanlar köşelerden birine bir gerçek aslan yerleşti de bütün şehir onu seyre mi koştu, yoksa aslan dedikleri övüngen mahalle kopuklarından biri miydi?” Bir gün tesadüfen girdim sokağa Sıra Selviler tarafından, adına dikkat etmeden geçtiğimiz sapa, tek tük insanın gelip geçtiği sokaklardan biriydi, sokak tabelasını görünce Aylak Adam aklıma geldi, sokağın sonlarında barok yapılı bir binanın giriş kapısındaki taş kabartmaların fotoğrafını çektim, aslan figürleriydi bunlar, belli ki binanın mimarı sokağın tarihi geçmişini işaret ediyordu.


Ben şimdi evin içinde bu dönen garip şeylere bir anlam veremiyorum. Evin her tarafını dolaşıyorum, görünüşte her yer aynı. Mutfağa giriyorum dolaptan bir bira alıyorum buz gibi olmuş, salona geçiyorum sonra, şövalye romanı bıraktığım yerde duruyor, duvardaki yüzler, çerçeveli resimler, porselen takımları, ahşap yemek masası, kadife kaplı volter koltuk,  sarkaçlı duvar saati, bakıyorum ki her şey yerli yerinde. Emin oluyorum, benimki kuruntu diyorum, onlar değişmiyor, belki de değişiyordur, ama sen mutlaka değişiyor olmalısın. Belki biz uyurken, rüyalarımızda, onlar da bizde ki maziyi tekrar tekrar yaşarken, görüyorlardır kimbilir.


*”Cihangir Caddesi’nin daraldığı yerde başlayan Aslanyatağı Sokağı, bugün Alman Hastanesi* arazisini dolanır ve bir köprü altından geçer. Bu arazi eskiden, 2. Abdülhamid henüz veliaht iken, onun köşkünün imiş. Veliaht prens aslan sever ve büyütürmüş. Aslanların ini bir köprü ile arazisine bağlanırmış. İşte, bugün, o daracık, kavisli Aslan Yatağı sokağından inerken altından geçtiğimiz köprü o köprüdür. Sokağın adı da oradan gelir. Geniş Cihangir Caddesi de, işte yine o devrin o büyük bahçesinin bir kısmının üzerine açılmış sonradan.” Nermin Bezmen - Vatan  

* şimdi yerinde bir üniversite var

18 Ağustos 2018 Cumartesi

Okurken - Karşılaşmalar


Sait Faik’den yola çıkıyorum. Yatmadan önce birkaç saat önce. külliyatını bir kuyumcu titizliğiyle dizdim; başta “Semaver” sonda hangisiydi, üşenme kalk bi bak, yatak odamdan salona yolculuk – Odamda Yolculuk Xavier de Maistre, bir gün karşılaşmayı umuyorum kendisiyle- baktım ! “Mahkeme Kapısı” sonda olan, ölümünden iki yıl sonra kitap olarak çıkmış yıl 1956, röportaj-öykü. Bilgi yayınevinden çıkanlar hariç hepsi. Akşam yine akşam, Google Sait Faik, Notos’un 45.nci sayısı aranacak, Kadıköy’e gitmek için bir bahane daha.





Notos’un 35.nci sayısında Yusuf Atılgan dosyası var; kitap okuma antraktlarında birer, ikişer okuyorum, neler okumuşum: Faruk Duman’ın Yusuf Atılgan’ın kişileri adlı yazısında Xavier de Maistre’nin –Odamda Seyahat- tuhaf seyyahı, Don Quijote, Bartleby gibi toplu yaşama biçimlerinin dışında kalmayı tercih eden kahramanlarıyla ilgi kurar.  Bir de Yusuf Atılgan’ın Hacırahmanlı köyünde geçen yılları; kurduğu takımda forvet olarak oynaması, ne güzel olurdu, oynadıkları maçlardan çekilmiş birkaç görüntüyü seyretme şansımız olsaydı.  Faruk Duman yazının sonlarına doğru şu soruyu sorar: “Yusuf Atılgan’ın umutsuzluğu nereden gelmektedir ?” zaman zaman ben de aynı soruyu soruyorum ”Nereden?”


Tekrar Sait Faik, Salim Şengil’in 1947-1957 yıllları arasında çıkan “Seçilmiş Hikayeler Dergisi” PDF halinde linke giriş, dergi küpürü: özel tartışma sayısı, konu, Sait Faik ödülünün ilk yıllarında ödüllerin tartışmalı sahiplerine verilmesi.

Hayat tesadüfleri sever, ben de ; Salim Şengil-amca- Seçilmiş Hikayeler Dergisi -1947-1957 113 sayı- PDf küpürünü okuduğum akşamın ertesi Suadiye’de eşi öykücü Nezihe Meriç’in ilk öykü kitabı Bozbulanık’ı-1953-buluyorum okunmuş kitaplar tezgahında. Kitabın içinde pvc kaplı bir resim kağıdından yapılmış kitap ayracı da var. Bir başka hoş tesadüf. Kitabın ilk öyküsünün açılış cümlesi hemen yakalıyor : “Saat tam “19”da, şehrin en gürültülü, en kalabalık caddelerinden birinin otobüs durağına bir adam geldi.” gerisini okumuyorum, merakım baki kalsın, okuyunca durağa gelen adamın kim olduğunu anlarım; kitaplar bize bu şansı veriyor, hiç tanımadığımız adamları bilme şansı, oysa her gün şehirde otobüs duraklarına gelen nice meçhul adam var, öylesine önünden geçtiğimiz, hiçbir zaman tanıyamayacağımız, kitaplar bu boşluğu dolduruyor, meçhul olanı tanıtıyor, hissettiriyor.


PS: Cumhuriyetimizin ilk kadın öykü yazarlarından Nezihe Meriç’i dokuz yıl önce bugün kaybettik. Bozbulanık’dan bir parçayla değerli öykücümüzü saygıyla anıyorum.

 “Bir gün bizim sokağa uzun uzun bakmış, sonunda kaderimi, köşedeki beton evde oturan Fahir Beylerin, bodruma kapattıkları kurt köpeği DİK’inkine benzetmiştim. İkimiz de bu sokakta tutsaktık. Ona da bana da, dağlar, kırlar, çam havası, deniz kokusu gerekliydi. Bir kurt köpeğinin, vadinin koyu yeşilliğinden fırlayıp dağlara doğru koşuşunu, ta tepede çenesinin o güzel sivrilişi ile gökyüzüne doğru havlayışını düşünürdüm. Oysa, zavallı Dik, burada, bu bodrum katında, bağırıyor, havlıyor, kendini duvardan duvara çarpıyor, sonra yorgun düşerek, en karanlık köşeye çekilip, sessiz sessiz inliyordu. Hırçınlıktan tazıya dönmüştü.”

(Özsu-Bozbulanık)

10 Ağustos 2018 Cuma

yakınlıklar


Hayat kendi kurgusunu kuruyor. bir zamanlar sahildeki bankta gördüğüm şiiri –hangi banktaydı- neden şimdi hatırlıyorum; Pera’nın Eski Bir sokağında İlhan Berk : “Bir kedi gözlerini dikmiş sana bakıyor/ve aşağılarda gök ne kadar aşağılarda olursa/Pera’nın eski bir sokağını tepiyorum ben böyle her akşam/her akşam tabanımda senin çamurun” İlhan Berk’le devam ediyor kurgu: kütüphaneye gidiyorum Galata kitabını açıyorum: 2.ci Abdülhamit’in ünlü fotoğrafçısı  Pireli M. Kargapulos . Kanlı fıkralar anlatmayı severmiş.  Pera’nın hayaletleri. John Freely’nin Galata’sına sıçrıyorum bu sefer: aklımda Galip dede caddesindeki şapkacılar var, en ünlüsü Mösyö Pepo, ölümünden sonra Erzincanlı Osman Ibıl devralır, 2009’dan sonra dükkan turistik eşyaya döner. Önceki gündü, Ümit Yaşar Oğuzcan Paris’te, tefrika halinde yazıyor gazetede, ne zaman karşıma çıksa hep o acı hep o acı: Galata kulesi ve Vedat, aklıma kazınmış sanki. Kurgunun akışına bırakınca böyle oluyor. Eski defterlerimden birini açıyorum Pascal’ın bir sözü “Düşünceler, rastgele gelir ve rastgele gider” Biz aracıyız. O arada Paul Auster aynı sayfadan çıkıyor: “bir sözcük başka bir sözcüğe, bir şey başka bir şeye dönüşür” Yalnızlığın Keşfi’nden. Yine aynı sayfadan devam edeyim, yine Yalnızlığın Keşfi’nden “…en küçük ayrıntıyı, en önemsiz gölgeyi yutarcasına inceledim, öyleki sonunda bütün imgeler benim bir parçam oldu” böyle som, yekpare bir anın içinde olmak, kaybolmak, zamandan ve mekandan kopmak, okumanın dönüştüren gücü, bazan aynı öyküyü okuyorum, tekrar tekrar, Cortasar, ister istemez bir şeyler karalıyorum: “birkaç sözcük düşmek için can atmaya başladığım bir an geldi sonunda. Çayım soğumuş fark etmemişim. Sanırım bir ay olmuş sevgilim elimiz bir türlü varmıyor kendimizden soyunmaya. Havanın bir etkisi var mıydı? Belki ! Bütün suçu yaz mevsiminin nemli günlerine atmak kolay oysa bu kadar anlatılamaz karmaşık duyguların çatışması. İkinci çayın şekeri tamamen erimiş, kitap da açık duruyor, gazete daha açılmamış, soğuk su şişesinde damlacıklar, radyonun sesi, müşterilerin siparişleri, dünya tam gerektiği gibi dönüyor, kutuplar o kadar uzak ki oturduğum yerden” Mırıldanıyorum. Uzakken yakın…    

2 Ağustos 2018 Perşembe

tek gözlü kedi


Kendimi ütü gibi hissetmiştim o gün
peş peşe gelen buruşuk yüzler arasında
iyice kızmış olmalıydı ki yüzüm
bütün kırışıklar açılmıştı birden
açılmıştı bastığım yerde bir boru çiçeği
şeytan trompeti diğer bir deyişle
gergindi zembereğin yayı
boşalmak için durmalıydım önce
farkındaydım cesaretliydim derken
birden bir kedi dolandı ayaklarıma
tek gözlü tasmalı yürek kolyeli
bir garip aşık kedi sevişken
Her bir şey olan
meraklandım çocuktum filozoftum
sonra üç köpek geldi küpeliydiler
onlar da her bir şeydiler
kediyi ortaya aldılar
kedi tek gözlü ve kolyeliydi
farkındaydı cesaretliydi
yay gibiydi savaşçıydı
kısacık bir mücadeleydi ben tanıktım
köpekler kaçtı görmeliydiniz
güleç bir yüz geldi
düzgündü ve tanıktı
ikimiz de tanık olduğumuzdan
kedi köpek ne varsa
hepimiz bir anda tanıdık olduk
kırışıklıklardan eser kalmadı…

Abbas

“En iyi aşk başlamayan aşk” dedim, sözden söze kanat çırpıyorduk… “Ah canım”   “sen mi yazdın yoksa?” dedi karşımdaki, “hayır” dedim “bir ...