19 Temmuz 2018 Perşembe

Yukarlarda bir yerden


bir ilk cümle bulunca üstüne düşünmeden yazmalı. biraz geçse kaçabiliyor zira. misal az önce bir ilk cümle ve takipçileri vardı. kafamda bir paragraf yazdım. sonra başa sarayım dedim. yok. kaçmış ilk cümle. şu üç parça bitter çikolatayı bitereyim ondan sonra yazarım demiştim. suçlu bitter çikolata. Sadık’la iki kadeh atmak için çıktığımız bir akşam da böyle olmuştu. Yorgo’nun meyhanesindeyiz. iki kadeh rakı içiyoruz. “nazdırovya!” Bir ara dalmışım.  o kadar dalmışım ki Yorgo çıkardığın midyelerden biraz verde pilaki yapalım, deyince uyandım. ben nerdeyim kabilinden bakındım. Sadık karşımdaydı. meğerse o da dalmış. ne çıkardın, diye sordu. söyleyemedim. aynı şey oldu. ilk cümleden başlamak istedim. ilk cümle yok. kaçmış. az önce olduğu gibi. içeriğini hatırladım ama. Kadıköy Kuşdili caddesinden yukarı çıkıyormuşum. ferforje trabzanlı merdivenlerden Ali Suavi’ye çıkarken bir şarapçıyla ergen yaşlarda parlak bir oğlan oturmuşlar. öğrenci muhtemel. ortaokul sonda ya da liseye yeni başlamış. temiz yüzlü. şarapçıysa lafın gelişi harf-i tarif nedeniyle şarapçı dedim belki şarap içmez, rakı içer, fakat dudak tiryakisi belli sigarası ağzından düşmüyor. şarapçı kolunu çocuğun omzuna atmış sanki çocuğun omuz başını sıkıyor arada. çalılıkların altına pusmuşlar öyle. ama saklanmak gibi bir niyetleri olmadığı belli. merdivenden her çıkan doğrudan yüz yüze geliyor. çocuk kısık bir sesle “beni sevmiyor” diyor “oysa ben seviyorum” “sktir et gitsin!” diyor şarapçı. Sakallarına kır düşmüş, yüzünün hatları olduğundan daha yaşlı gösteriyor, su içinde on yaş daha yaşlı gerçeğinden. sonra ben yanlarından geçip gidiyorum Ali Suavi’ye giriyorum. biraz aşağı biraz yukarı. Kibrit Kutusu, Küff ya da Nazım Hikmet. Küff’de boş bir masa var caddeyi kesen. şans bu ya hemen oturuyorum. o masanın dışında boş yok. burası böyle çoğunlukla  hafta sonu özellikle. işte tam buraya gelince Yorgo geliyor “paşam dalmışsın derinlere!” deyince uyanıyorum. kısa bir öykü yazmışım kafamda. çok kısa bir öykü. içerik aklımda. takribi anlattığım gibi. fakat ilk cümle kaçmış işte. ilk cümle önemli. vahiy gibi yukarlarda bir yerden. Malçik rakımızı tazele!. Malçik meyhanenin garsonu. bu sefer “salute!”. ilk cümle? hatırlamıyorum! hatırlasam ilk işim yazmak olacak. başka bi derdim yok diyorum. afferin sana diyor Sadık. sen bu yolda devam et. zaman öyle akıp gidiyor.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Aynadaki Yansıma


Gözümü vizöre yerleştirdiğimde renklerin, çizgilerin, düzlemlerin, enlemlerin ve ışığın ayrışan ve bütünleşen parçacıklarının bir araya gelerek, düzgün, anlamlı şekiller oluşturmasını seyreden zihnimin belirli, anlam teşkil eden bir zamanın içinde olduğu hissine kapılırım. Vizörün camına mesela bir kara sinek konsa o anlamlı kadrajın dağılan sağlamlığının yerine, aynı unsurların farklı bir birliktelik yaratan yeni bir kompozisyonu oluşur imgelem hanemde. Sinek kendiliğinden uçana kadar ya da ben onu kovalayana kadar –her iki varyantta da sinek bütünün bir parçasıdır- vizörde az önce gördüğüm imge değişmiş başka bir şey olmuştur. Üst üste algılanan her imge fark edelim ya da etmeyelim bir öncekini ya da bir sonrakini etkiler. İşte bu kaçınılmaz soyut, somut gerçeklikler nedeniyle düşünebilmek için aynalara gereksinim duyarız. Ruhumuz, kendi gerçekliğini oluşturmak, kurgusal bir bütün yaratmak için her seferinde öyküneceği bir model arar kendine. İşte tam da bu nedenle hepimiz, tüm dünya, milyarlarca insan, her gün, her saat, her dakika, dünyanın nerdeyse her karışında bıkmadan, usanmadan şeyleri, nesneleri, soyut şeyleri, kendimizi, vizörün bir daha tekrarlanmayacak özellikte olan tesadüfsel bir anında belgeliyoruz. Fotoğraf çekmek ya da çektirmek için doğmuş olabiliriz. Belki de imgelemimize yansıyan modeller ya da bizzat başka zihinlerin modeli olacağımız düşüncesi var oluşumuzun en önemli gerçeği. Ben şahsen her daim bir aynaya gereksinim duyuyor ve o aynaya yansıyan imgelerin varlığı olmadan yoğunlaşmayı beceremiyorum, bu da muhtemelen günümüzün imgesel bombardımanı nedeniyle tembelleşen zihinlerimizin zayıflığından kaynaklanıyor, bu nedenle eski devirlerde yaşayan insanların doğal hayattan kaynaklanan derin bir hayal dünyası olduğuna inanırım.

12 Temmuz 2018 Perşembe

Cam Kırıkları


Hayat tesadüflerden ibaret. Herşey pedallara basarken gözümü yoldan ayırıp karganın bikini yemediği sabah saatlerinde denizde gördüğüm cismi anlamaya çalışırken oldu; beynimin imgelemsel hanesinde denizdeki cisme dair beliren imge şüphesiz saniyeler içinde olmuştu, imge belki bir cankurtaran dubası, belki yüzen birinin başı, belki de bir köpekti, anlaşılacağı üzre karmaşık bir durum ve imgelemsel hanemde epey karışıklık yaratıyor algımın belirsizliği, saniyeler süren bir belirsizlikti bu ve eğer veliki* üstündeysen hayali yelelerinle rüzgarda savrulurken saniyeler çok önemli, gözüm bir kez denizdeki o belirsizliğe takılmıştı ve gözüm denizdeydi pedalları çevirirken olması gerektiği gibi yolda değilde ve hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu şimşek hızıyla düşündüren çok kuvvetli bir acı hissettim sol bacağımda tam da o belirsizlik anında…

Apalak topalak gençten bir çocuk bodoslama patlatmıştı velikiye kendi velikisiyle, tam gövdeden girmişti, öyle ki nerdeyse hiç fren yapmamıştı, bense karşıdan son sürat gelen velikiyi hiç ama hiç görmemiştim ki fren yapayım, yani biz iki kafadar, iki frensiz, balıklama daldık birbirimize, yerle yeksan olmuş bedenlerimiz, bazı uzuvlarımız, mesela elim, kolum önceki akşamdan kalma cam kırıklarıyla buluşmuştu, o halde bir süre kaldık ikimizde boylu boyunca veliki yolunda, bir süre gözlerim kapalı yattıktan sonra kalktım, karşıdan gelen apalak benden daha önce kalkmıştı, göz göze geldik, aksayan bacağıma bakıp “Abi çok mu kötü ? Abi neden yola bakmıyosun giderken ?” dedi, gayet soğunkanlı ve sağlam görünüyordu, belli ki bende ki hasarlar onda yoktu, sol elime gömülmüş birkaç tane cam kırığını çekip aldım ve sağ elimle tampon yaptım kanın hızlanmaması için ve biraz ilerdeki banka oturdum, apalak da o arada pedallara asılıp topuklayıp uzaklaştı, birkaç dakika öyle kaldım orda az önce denizde anlamaya çalıştığım belirsizliğe baktım yine ama denizde ne cankurtaran dubası, ne yüzen biri ne de yüzen bir köpek vardı, acaba hayal mi gördüm diye düşünmeye başladım.

Tam yerde yatan velikiyi alıp ordan uzaklaşacaktım ki, büyük bir tantana içinde cıstaka cıstaka çalan tekno müzikleriyle önümden geçen sekiz on kişilik bir koşu grubunun ve kafadan çatlak şişe toplayıcının o çalan müzikle break dansa başlaması bir anda havayı değiştirdi ve işte tam o anda çimenlere serilmiş bir grubun sonradan belli olacağı üzre elebaşıyla  –Kadıköy’de bir barda davul çalıyormuş-  göz göze geldim, bana bir şeyler söyleyeceği ama ne söyleyeceğini merak ettiğim bu gözleri okumaya çalışırken, davulcu davudi bir sesle seslendi:

 “Çok sıkı düştün be usta! Sezonun ilk onuna kesin girersin canına yandığım!”
“Ha ha” al işte sana içip içip de şişeleri kıranlardan biri daha “şişeleri kırmıyorsunuz di mi şu kaçık da üç beş kazansın, yol boyunca şişe kırıkları, bir tanesini yakalasam o kırıkların üstüne oturtacam!”  dedim.

“yok be usta! biz iyi çocuklarız sanatçıyız biz, çok gerginsin gel takıl bize biraz!”
baktım kızlı erkekli yedi sekiz kişi var biralar, mezeler, cipsler, manzara hiç de fena değildi ve gayet sevecen ve arkadaş canlısı görünüyorlardı, o arada davulcu bir birayı açıvermişti bile, az önce yaptığım rezil kazadan sonra biraz dağılabilir, gevşeyebilirdim birkaç yudum alkolle, kendimi akışa bıraktım, çöktüm yanlarına, hepsinin gözü üstümdeydi, ama şu köfte dudaklı esmer beş altı şişe bira içmiş gibi bakıyordu baygın baygın, aman dedim tam yerine geldim, davulcuya “ne iş?” dedim, “olduğu gibi” dedi, o zaman ben şöyle geçeyim dedim ve esmerin yanına geçip iyice sokuldum, o da kedi yavrusu gibi sırnaşmaya başladı, tam saçlarını okşamaya başlamıştım ki, “dur bakalım usta şişe çevirmece oynayacağız şimdi” dedi ve bir bira şişesine havada taklalar attırmaya başladı, sonra ortamıza koydu şişeyi, “şişe kime denk gelirse soyunup denize girecek” sabahın bu saatinde denize girmek işime gelmezdi ama sekiz dokuz kişinin içinde bana mı denk gelecek dedim davulcu çevirdi şişeyi ve şişe bana denk geldi, bir anda hep bir ağızdan sesler yükseldi “soyun! soyun!” “denize!denize!” altımda mayo vardı, her an her yerde denize girebilirdim zaten, neyse dedim oyun bozanlık etmiyeyim, soyundum, az önceki kazaya sebep olan yerden denize atladım, kayalıktı, ama kayaları sıyırıp geçtim, bir midye ayağımı keser gibi oldu ama kesmedi acıdı, ben de teşekkür ettim midyeye, istikbalde senin tavanı yapacağım demeyi de ihmal etmedim, sonra çıktım denizden alkışlar içinde, ve çimlere takılan sanatçı grubunu selamladım bir reveransla, kafam acayip çalışmaya başlamıştı denize girip çıkınca, köfte dudaklı esmer bir havluyla sırtımı kurulamaya başladı, döndüm tuzlu tuzlu dudaklarımı onunkilere kapattım, bir süre karşılıklı vantuzladık, gurup kendi halindeydi, herkes bir şeyler söylüyor hep bir ağızdan konuşuyordu, o arada şişe toplayan kaçık geldi ve “şişeleri kırmayın yoksa alayınıza maden suyu !” dedi ve yine tırışkadan bir break numarası çekti. Çimenlere yattım uzandım gökyüzünü seyretmeye başladım, sol dizim hala sızlıyordu, ama felaket iyiydim, neyse hiç de fena olmadı apalağın çarpması diye düşündüm, öğleye doğru uyandığımda çimlerde tek başıma yatıyordum, her taraf cam kırıklarıyla doluydu.

*bisiklete taktığım ad Rusça galiba

8 Temmuz 2018 Pazar

bölük pörçük yazılar 1


Gün içinde çok şey oluyor günlüğe alabileceğim ya da bir öykü olabilecek bir imge ya da düşünce düşüyor, mesela plaj mendireğinde aklıma böyle hayali bir kumsal geldi, envai çeşit şekillerde avuç büyüklüğünde taşlardan oluşan bir sahildi burası, civarda yakında pek fazla yerleşim yeri yok tek tük tek ya da çift katlı ahşap çevresinde yine ahşap çitleri olan küçük bahçeli evler bunlar, buraya ulaşım toprak bir yoldan arada gelen tek tük araçtan çıkan toz bulutu daha araçlar yaklaşmadan belli oluyor uzakta bir toz bulutu peydah oluyor, buranın bazı müdavimleri var ben özellikle sabah saatlerinde gelen müdavimlere burda yer vermeyi düşünüyorum. Burası bir yarım ada.

Fakat canım öte yandan bir öyküyle didişmek istemiyor al işte sana ertelenmiş bir proje daha.

Gün içinde olan biteni aklımıza gireni çıkanı hafızamızın derinliklerine attıklarımızı oralardan çekip çıkarıp boş bir sayfaya yazmak kesinlikle enerji isteyen bir iş, yorgun olduğunda tek şey düşünüyor insan o da dinlenmek, yatmak, uyumak; günün her saatinde yazdığım oldu, sabah gün ağarmadan, sabah saatlerinden öğleye kadar ya da akşam üstü ya da gece yarısından sonra herkesin uykuya çekildiği saatlerde, doğrusu farklı saatlerde yazarken yine farklı saatlerde uyanıp güne başlıyordum, mesela gece yarısı yazdığım saatlerde sabaha karşı yatıp öğleden sonra kalkıyordum, fakat sabah erken yazdığım zamanlardaysa geceyarısını geçirmeden yatıyordum, bu farklı yazı yazma deneyimlerinden çıkardığım sonuç sabahları yazı yazmanın bünyeme daha uygun olduğu şeklindeydi, kesinlikle yazı yazmak için gereken enerjiyi ve zihin açıklığını daha rahat buluyordum böylece, öte yandan sabah yazıları ile gece yazıları arasında bariz bir fark oluyordu, geceleri daha içe dönük ve karamsar yazarken sabahları daha dışa dönük ve umut dolu yazıyordum, mesela Kafka gece yarısından sonra yazarken Sait Faik sabahları yazarmış, bu da bize yazmaya ayrılan saatin ne kadar önemli olduğu konusunda fikir veriyor sanırım.

*****

Fonda futbol maçı varken yazıyla yoğunlaşamıyorum.

Fakat maça dair bir şeyler yazıyorum ortaya karışık bir şeyler çıkıyor.

Şu an Brezilya’yı seyrederken aklıma onların futbolcudan başka bir şey oldukları doğuştan gelen bir yatkınlık ve yeteneğe sahip oldukları daha da ötesi top cambazı olduklarını falan düşünüyordum ki Belçika kornerden gelen bir topta golü buldu oysa Brezilya o ana kadar oyunun hakimiydi ve bastırıyordu futbolun güzel tarafı da beklenmedik anlarda olan şeylerin oyuna renk katması, hadi bakalım Brezilya ayıkla pirincin taşını şimdi ama daha çok var maçın bitmesine.
Dakika otuz ve Belçika kevin de brun ile bir gol daha buldu, lakin daha bir saat var Brezilya bir geri dönüşe imza atar mı göreceğiz.

(Google ‘dan “yabancı bir şarkı gibiyim dinleyenim çok anlayanım az”
Bunu kim söylemiş bilmiyorum ama anlaşılmadığını düşünen biri söylemiş besbelli ki, muhtemelen anlaşılmamayı kendine dert etmiş biri olmalı, bana öyle geliyor ki bu dünyada anlaşılmadığını düşünenler hiç de az değil ve bunu düşünüyorlar da derin derin ve düşünüp hüzünleniyorlar bu keskin ruh hali de ister istemez yalnızlığın kapılarını açıyor ardına kadar.

Anlaşılmayan insan yalnızdır son tahlilde, fakat zamanla anlaşılmamak problem olmaktan çıkar, aşar onu, önemli olan yalnızlığın korkulacak bir şey olmadığını anlamak…)

Fonda maç devam ediyor Brezilya iki sıfırın altından kalkmaya çalışıyor bir saati geride bıraktık.

Renato Augosto bir de Belçika’nın kalesine attı golü 1-2

Brezilya çeyrek finalde kupaya veda etti Belçika 2 Brezilya 1

Belçika yarı finalde.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Vuruşmak


Gerçekten yaz başladı artık. Hava giderek ısınıyor. Gökyüzü geç saatlere kadar pırıl pırıl birkaç gündür. Plajlar daha kalabalık ama daha kalabalıklarını gördüm. kadınların ayakları fırsat buldukça ve her fırsatta çıplak ama her çıplak güzel değil çirkin bile değil tiksindirici, nerdeyse hiç çıplak erkek ayağı görmüyorum, ama bu erkek ayaklarının yeryüzünde çıplak görülmediği anlamına gelmiyor, yani demek istiyorum ki “erkekler çıplak ayaklarını göstermezler ortalık yerde” diye bir cümle kuramam, çünkü biraz hafızamı zorlarsam birkaç tane oğlanın çimlere yatıp çıplak ayaklarıyla çok mutlu mesut olduğunu falan hatırlayabilirim.


Bu günlüğe arada yukardaki gibi paragraflar yazarım umarım hatta sık sık yazabilsem daha iyi olur, çünkü böyle sıradan ve basit şeyleri birbirine bağladığım parçalar yazmaktan hoşlanıyorum, hem vakit  de hızla geçiyor böylece, kendimi bir şey yazıyormuşcasına zannetmem de cabası, önemli olan bu yazı işlerinde yazan kişinin kendini kandırması, yeterince ve uzun uzun saçmalaması, sonuçta ne kadar kadar saçmalarsan saçmala senin o saçma bulduğun saçmaları da beğenecek, ondan anlam çıkaracak birileri mutlaka vardır ve her kör malın mutlaka bir alıcısı vardır ve bazıları felaket şişman sever, ama bazıları işte, onlar da dünya da azınlık hem de bit parçası kadar azınlık, değil uzaydan yakından bile görülmeyecek kadar küçük ve az yer kaplıyorlar, yani yüz şişmana bir şişman sever falan, yani senin saçma yazılarını sevecek birilerinin  çıkma oranı da bu kadar, yüzde bir işte, yani yüzde bire razıysan bu işe devam et ve biliyorum edeceksin ne yapıp edip yazacaksın, hiç de iplemeyeceksin söylediklerimi, aman ne hoş, sen böyle günlüğe saçmalamaya devam et, eğlenceli oluyor bugün neler yaşadın biraz da onlardan söz et.

Sabahın körüydü yine, yaz mevsimlerinde böyle oluyorum, kargalar bikini yemeden yola çıkıyorum, o sabah saatleri yok mu, Temmuz ayında sabah serinliğini yaşamak yok mu, o yüzden erken sabahlara bayılıyorum, işe gidiyor oluyor insanlar, sen yine enerjiksin iki tekerleğin üstünde, sahile iniyor olmalısın, insanlar işe gidiyorlar yahu sıkına sıkına, arka arkaya gördüğün ıkınan insanlar senin bir aylak olduğunu nerden bilsinler, o yüzden daha afyonları patlamamış hala uyuklayan yüzlerin sana ters gelmesi bundan, belki de onların genel yüz halleridir gördüğün, her ne kadar arka arkaya ıkınan yüzler görmen de böyle düşünmene neden oluyor, haklısın, ama birileri çalışmalı, ama o sen değilsin, en azından şimdilik. Sonra sevdiğin parka giriyorsun, ıssız ve serin bir atmosfer, duvara tos tos diye vuran o enerjiyi nerden bulduğuna ve daha da önemlisi o kadar düzgün nasıl vurduğuna şaşıyorsun adamın, adamın boyu nerdeyse bir doksan, kilosu da o kadar var, iri kıyım ve ne kadar da muhteşem vuruyor, yutkunuyorsun, sen de böyle vuracak mısın bir gün, hiç sanmıyorum, adam belli ki bu işin erbabı, çocukluktan beri vuruyor olmalı, duvarda yer yer göçükler olmaya başladı bile, sarı yuvarlağın birbiri üstünü örten izleri pat pat diye çınlıyor, çok gevezesin, en azından bu akşam, bu kadar teferruata girmeden, “adam müthiş vuruyordu dayanamadım teklif ettim karşılıklı vuruştuk” diye de yazabilirdin günlüğüne tek bir cümleyle, ama ne zevki kalırdı bunun o zaman, böylesi zevkli, hem vakit de geçiyor, öylesine basit bir karşılaşmayı, yani bir doksanlık adamla tanışmanı ve karşılıklı yarım saat vuruşmanı böyle bir solukta bir parçayla anlatman daha zevkli değil mi? valla ben şahsen zevk alıyorum, gerisi almayanın ya da alamayanın sorunu son tahlilde ve Ali Bayar sık sık “vuruşmak” diyor 56 gramlık sarı topun bir o yana bir bu yana gitmesine, sık sık söylenen her neyse bu yüzden bilinçaltında kalıyor ve böyle çalatuş yazarsan bir yerden çıkıyor, bugün bir doksanlık adamla ne vuruştum ama!  

2 Temmuz 2018 Pazartesi

bilinmeyen bir akşam için



Pencere pervazında saksıların saatiydi
Vakit akşamdı nerdeyse
Birazdan paydos edecekti memurlar
Ben saatsiz bir günün akşamına geçecektim
Plastik bir şişeye su doldurdum umutla
Kız kulesine bakan gelinciklere verdim
Hayatla aramda bir köprü vardı
Hep yıkılan ve yeniden kurulan
Bilinmeyen yolların dayanılmaz çekiciliği
Uzak denizlerin ürkütücü derinliği
Bilinmeyen bir akşamda buldum seni
Bir rüzgar esiyordu
Denizden tuzlumu tuzlu
Hayat yaşamaya sırf bunun için değerdi
Bir de gözlerin her yerde

26 Haziran 2018 Salı

İki adlı olma meselesi ya da kapanan sandıklar



Sokakların, sahilin garip bir şekilde sessiz sakin olduğu bu sabah Sütlüce’de Yusuf’a rastladım. “Ali’yle beni konuşmuşsunuz” dedi doğrudan, acaba kötü bir şey mi duydu diye korktum ifadesiz ses tonu ve mimiksiz yüzünden dolayı fakat bu bizim Yusuf işte her zamanki hali buydu, öyle, mimiksiz, ifadesiz, boğuk ve soğuk bir ses tonuyla, uç noktada, sorar bir ifadeyle bakmış olmalıyım ki yüzüne “korkacak bir şey yok” kabilinden bu sefer daha yumuşak bir ses tonuyla “benim öteki adımın Kemal olduğunu öğrenmişsin” dedi, o bildik ifadesiz haliyle çatışan bir ifadeyle gayet ifadeli, üstüne basa basa, birer birer, o zaman düşündüm bu iki adlı olma meselesini hızla, ben de öyleydim, ailem başka bir ad arkadaşlarım başka bir ad, okulda başka bir ad, mahallede başka bir ad, bana sorarsan birini tercih ederdim, Yusuf’da böyleydi, anladım ki Kemal’i daha çok seviyor, yavaş yavaş kar suyu kaçırıyor belki  değer verdiği, kendisini anlayabilecek insanlara, içimden, tamam dedim anladım, sonra Ali geldi onun da iki adı vardı Ali Bayar, bu iki adlı olma meselesini açtı, Yusuf’a şöyle dedi “bir de Mustafa olsaydı adının başında sana tapardım!” tam yerinde söylenmiş bir söz müydü bilmem ama ister istemez bir önceki gün başımıza gelenleri ve gelecekte başımıza neler geleceğini düşündürdü sözleri, millet bırak tapmayı resmen hiç de takmadığını göstermişti, oysa bu kapanış, bu geriye dönüş, sinsi bir tehlikenin, kutuplaşmanın kapılarını ardına kadar açıyordu ve açıyorlardı ardına kadar, bu yüzden “biz tapmaya devam edelim!” dedim, Yusuf ya da Kemal “hukuk devleti değiliz!” dedi, “biz göçebe köklerimizin üstüne bir türlü inşaa edemediğimiz şehirli olma hallerimizle acınası durumdayız!” diye devam etti, rüzgar şiddetini arttırdı, kara kara bulutlar birbirine karışmaya başladı, hava giderek soğuyordu, yaz ortasında üşümek hali, “üstümüzden tır geçti dün sandıkta!” dedi son olarak, baktım o arada Ali Bayar kaybolmuş, “gördün mü gittiğini” diye sordum “kimbilir kimin peşine takılmıştır!” dedi Yusuf ya da Kemal, başımı salladım onaylarcasına, bir müddet sustuk, ikimiz de ağaçların arasına baktık sanki ordan Ali Bayar çıkacakmış gibi…


Yukarlarda bir yerden

bir ilk cümle bulunca üstüne düşünmeden yazmalı. biraz geçse kaçabiliyor zira. misal az önce bir ilk cümle ve takipçileri vardı. kafamda b...