4 Haziran 2022 Cumartesi

Borç

Yaşam sevinci nedir ki gelir geçer, tıpkı hava gibi, civa gibi elle tutulmaz, bir var bir yok, İstanbul’un havası gibi. Yaşam sevincini döşeli taşlarının altına saklamış İstanbul onu bulup çıkarmaya teşne ruhları oyalar yüzlerce yıldır. Bilinir ve söylenir ki İstanbul’un havası kadına benzermiş, bu sözde biraz da “kadın” güvenilesi güç olan, kaygan bir zeminde rakseden şuh ve değişken bir varlıkta gizlidir. Muhtemelki bu konuda kalem oynatmış pek çok yazar geldi geçti İstanbul sokaklarından, Hilmi Yavuz onların ne ilki ne de sonuncusu, niyetlenip de okuyamadığım kitabının adında hem “kadın” hem de “İstanbul” birlikte anılıyor. Belli ki ilahi bir kattan gelen buyruk ile İstanbul ve Kadın menşeli bir metin yazmak üzereyim. İstanbul sokaklarında, kentin meydanlarında, ara ve arka sokaklarında, varoşlarında çektiğimiz varoluş sancılarının sebebi olasılıkla bu iki bilmecenin çifte çetrefil oluşu olsa gerek, denilse ben de o minvalden esen rüzgara kendimi bıraksam yeridir hal-i ahvalimce. Ey biçimlere, şekillere ve bilimum dış etkilere gark olmuş fani beden, hepimiz geldik, gidiyoruz ve sırf bu yüzden sırf bu yüzden her daim başaramasak da hiç değilse günde bir doz yaşamı olumlamak boynumuzun borcu değil mi?

4 Şubat 2022 Cuma

Buraya Kadarmış

Otuz yıldır ikamet ettiğim ev dağıldı, eşyalarıyla, kitaplarıyla, hatıralarıyla birlikte tarih oldu, çok uzak olmayan bir tarihte bina da yıkılınca geriye tek bir iz bile kalmayacak o evdeki yaşantımızdan. Kişisel tarihimize düştüğümüz bu tarihle birlikte canım annemden ayrılmak zorunda kaldım, bu ayrılığı geçici bir süre zannediyordum, işleri yoluna koyunca tekrar bir arada olacaktık, diye düşünüyordum. Hayat biz planlar yaparken kıs kıs gülermiş. Üç gün önce annemi kaybettim. Aniden. Bir gün önce konuşmuştuk, çok kötü görünmüyordu meğerse son görüşmemizmiş. İnsan bir an var ve bir an yok, üç gecedir, annemin olmadığı uykulara yatıyorum. Dün arkadaşım yarım zanax verdi, hatırlayamadığım kadar uzun süredir ilk kez sekiz saat uyumuşum, belki rahatlamış olmanın verdiği bir imkan bu satırları yazabiliyor olmam.  

Annemi defnettiğim günün akşamı duşa girdim, duştan akan suyun altında bir süre hareketsiz kaldım, annemin son anları, resüsitasyon (ölüm odası aslında), doktorun annemin öldüğünü söylediği an, yıkılmam, kopmam, boşalmam, her şeyin anlamını kaybetmesi, sonra belgeler, morg, annemin yüzünde, sararmış yüzünde annemi görmeye çalışmam, canımın içinden kopan parçayı tekrar yerine koymaya çalışmanın nafile gayreti, hepsi duştan akan suyun altında bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ağladım. Ağladım. Ağladım. Duştan akan suya karışan göz yaşlarım bedenimden aşağı süzüldü, su giderinden geçti ve son yolculuğuna çıktı.

Birkaç senedir etkilendiğim yazarların anma günlerinde onlara dair bir şeyler yazıyordum, son iki aydır yazdıklarım sadece anma günlerinde olmuş, yeni fark ettim, sanırım, annemin ilahi ve nihai sona daha yakın olmuş olabileceği düşüncesi bilinçaltında yer etmiş. Ölüme yakınlaşmış olmanın duygusu. Gasilhanede onlarca tabutun arasında, defin anını bekleyen onca insan arasında hayatın hiçbir değeri, anlamı kalmıyor, öte yandan an geliyor yaşam sevincinin kaybolmadığını, yaşam enerjisinin hala mevcut olduğunu hissettiren bir haleti ruhiye aniden ve hızla kendini gösteriyor, bir “C” ve ölüm duygusu yerini yaşam duygusuna, yaşama arzusuna bırakıyor. Gökten mermi gibi düşen bir örsün beynimin tam ortasına çakılacağı bir anı beklediğim bir an bir sokak köpeği görüyorum komşu evin bahçesinden geçerken, köpek çatur, çutur, bir kemiği parçalıyor, sokak köpeği karnını doyurabildiği için sevinçli, köpeğin mutluluğu sirayet ediyor, yaşama sevinciyle sarılıyor bedenim bir anda, yine sokaklarda başı boş gezdiğimi, yine kaygısız dolaştığıma dair bir düşünce geçiyor içimden, sonra köpek kemiği parçalamayı bırakıyor, vakit nerdeyse gece yarısına yaklaşmış, sokak köpeğiyle birbirimize bakıyoruz bir süre, gözlerinde sıcaklığı, merhameti, şevkati görüyorum, hiçbir insanın veremediği bir sevgi seli akıyor içime, hepsi birkaç saniye içinde oluyor, sessiz bir dille sokak köpeğiyle anlaşıyoruz, benim de anam, babam yok, diyor sokak köpeği, onları hiç tanımadım, yine şanslısın sen, son anlarına kadar onların yanında oldun, iyi bir evlatsın sen, üzülme, ilahi döngü, kutsal dönüşüm, hepimizi, insana, hayvana, ağaca, çiçeğe, taşa, toprağa dönüştürür, Eşkiya’yı  hatırla diyor, onun yıldızlara kaydığı anı ve onun içindeki arıya dönüşme arzusunu. Geceye doğru sokak köpeğiyle birkaç saniye daha bakışıyoruz, hepsi bu işte, buraya kadarmış…  

23 Ocak 2022 Pazar

“Sen Yok Olmadın!”*


Şehzadebaşı’nda doğdu. Kadı babasıyla şehir şehir gezdi. Annesini tifüsten kaybetti. Yahya Kemal’den etkilendi. Edebiyat Fakültesine girdi. Yahya Kemal’in öğrencisi oldu. Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yaptı, Beş Şehir’in çekirdeği bu şehirlerde atıldı. Şiirleri dergilerde görülmeye başladı. 1930’da Ahmet Kutsi Tecer ile Görüş dergisini çıkarmaya başladı, dergi sadece dört sayı çıktı. 1933’de Güzel Sanatlar’da “estetik mitoloji” dersleri vermeye başladı. 1939’da profesör oldu, 1940’da askere gitti. 1943’de milletvekili oldu. 1946’da milli eğitim müfettişine atandı… 1949’da edebiyat Fakültesindeki görevine döndü. 1953’te Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde sanat tarihi, filmoloji ve felsefe alanlarında çalışmalar yaptı. 1831’de Rus elçiliği olarak inşaa edilen Narmanlı yurdunda 7 numaralı dairede kaldı. Bugün turistik bir mekan olarak kullanılan Narmanlı Yurdu’nun girişinde duvarda en meşhur şiirinin şu iki mısrası gelen-gideni selamlar :  “Ne içindeyim zamanın- Ne de büsbütün dışında…” Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Ocak 1962 tarihinde geçirdiği kalp krizi neticesinde İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazı Süleymaniye’de kılındı ve naaşı Aşiyan’a Yahya Kemal’in yanı başına defnedildi. Ziyaretine gidenler Narmanlı’da olduğu gibi, mezar taşında da aynı mısraları görürler : “Ne içindeyim zamanın- Ne de büsbütün dışında…”



Ahmet Hamdi Tanpınar (Doğ. 23 Haziran 1901-Öl. 23 Ocak 1962)

Allah rahmet eylesin!

 

*“Aşkın Gücü” adlı filmde meleğin, Chris’e söylediği söz “Sen yok olmadın sadece öldün!”

 

9 Ocak 2022 Pazar

Cemal Süreya - Üstü Kalsın

 


Bizzat kendisi  “erotik şair” tanımını fısıldamıştır capcanlı vakitlerinde, Behzat Ay’a birgün “Darphane’de kabartma sanatı uygulanır. Eh, bizim şiirimiz de kabartma bir şiirdir eninde sonunda. Kabartma olan her şey erotiktir ayrıca.” Soru da “darphane şiire ters değil mi?” idi. Doğan Hızlan’a göre paraya önem vermez, cömerttir, “üstü kalsın” demeyi sever, garsonlar da onu sever, özellikle Hatay’ınkiler, Doğan Hızlan “99 Yüz” için ön söz yazar “Paris’ten getirdiği Chevrolet arabayı satıp ev alacağına Papirüs dergisini çıkaran adam”. Papirüs’te Tomris Uyar, ilk kocası Ülkü Tamer, Cemal Tomris’in sevgilisi, Taksim civarında bir yer, hepsi orda, babadan antikacı Edip Cansever sık sık gelir, Papirüs’teki bir halıya “antika” diye talip olur, üstünde bir ödeme yapar, dostluk kazanır, o da paraya değer vermez bir karakterdedir. Tekrar erotizm ve şiire gelirsek, bazı şiirler, denk düşen şiirleri  Cemal Süreya’nın, mesela bir kaçı:

“Seni bir kez öpsem ikinin hatırı kalıyordu

İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük

Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde

Memelerin vardı memelerin kahramandı, sonra

Sonrası iyilik güzellik”

 (Aşk)

 “Seversin mi beni, doğru söyle ama? - Sigara?

Ne eflatun etin var, yanarca mı yanarca
İnan Selimiye'nin minareleri gibisin
Her seferinde başka yoldan çıkılır nirvanaya”

(Roman Okudum Seni Düşündüm)

Şiirlerdeki “etin eflatun renkle ilişkisi” ve “Selimiye minareleri” benzetmesi örtülü erotik olmak bakımıyla dikkat çeker, genel olarak, erotik daha estetikse, epey çıplak , soyunuk olansa zorlayıcıdır, mesela şurda “yoksuluz gecelerimiz çok kısa-dört nala sevişmek lazım.” aleni olduğu için o örtülü erotik tattan ziyade çok öznel bir çeşni verir, uzun etekten görünen yırtmaç, hafif dekolte, hayal gücü, elbette şahsa göre, göreceli şeyler, renkler, zevkler herhalde değişir.

Ekim, 1985’de, Milliyet Sanat Dergisi, Zeynep Oral’ın röportajı, söz erotizm yine, ama yeni bir şey  kendi ağzından “Emmanuella filminin Türkiye’de gösterilmesinde benim rolüm olmuştur. İçişleri Bakanlığı filmi yasaklayınca, Danıştay’a başvuruldu. Danıştay’da bilirkişiydim. Ben olmasaydım o film serbest bırakılmazdı… Rastlantılar…Galiba rastlantılara uygun adamım ben.” Oysa rastlantılarla yaşamak yırtılmış, kayıtsız bir yüzeyselliği icap eder ve en önemlisi utanma duygusunu yok sayan bir felsefeyi. Oysa Cemal Süreya şiirinde bambaşka biridir, sonuna kadar yırtılır orda, mahremini açar, utanma duygusunun çeperlerini eğer, büker, kabuğu kırar.

Bir de kuşları seven bir adam, “Aritmetik iyi kuşlar pekiyi”, “hayat kısa kuşlar uçuyor”, “üvercinka”, “güvercin Curnatası” gibi adlar kuş-severlik…

Yine bir dokuz ocak, yine Cemal Süreya, ölmüş bugün, acaba öldü mü Cemal Süreya? Şiirine bakarsak :

“Ölüyorum tanrım-bu da oldu işte.- Her ölüm erken ölümdür- Biliyorum tanrım.-Ama, ayrıca, aldığın şu hayat-Fena değildir…-Üstü kalsın…”

Ölürse tenler ölür, şiirler ölesi değil!

23 Aralık 2021 Perşembe

Sezai Aydın'ın sesinden : Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi

Ziya Osman Saba'nın ölümsüz eseri Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'ni Sezai Aydın'ın sesinden dinliyordum sık sık bir aralar, galiba bir kaç ay bazen peş peşe dinledim durdum, hikayeyi matbuat olarak da severdim, bir zamanlar İstanbul Şehir Tiyatrosu'da sahnelemişti, onu da sevmiştim, ama Sezai Aydın'dan duymak bir başkaydı, hikayenin yapısı zaten hüzünlüydü, bir takım özlemler içinde biri, sıradan şeyler ama onu dert ediniyor, hüzünleniyor, ama içine atmıyor dile getiriyor, "Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor. Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Adeta bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış"  öykü Beyoğlu'nda geçiyor, o caddede yaşamışlığım, gözümü orda açmış olmam, orda yaşadığımız romantizm, hayata çocuk gözlerle baktığımız zamanlar, acemiliklerimiz -hala acemiyiz de o günlerde acayip acemiydik - belki de beni öyküye çeken unsurların başında, ama, yok, satırlara sinen hüznün bir de dile gelişi, sesini bulması, canlanması var, Sezai Aydın'la birlikte Ziya Osman Saba da canlanıyor sanki! Öyle, öyle, onlar zaten ölmediler, öldüler mi, yok canım,  kim ki böyle eser bırakır ölebilir mi hiç? Ölmez di mi, ölmez ya ölmez onlar, sizin yanlışınız var! Canımız ne zaman isterse bizimle değil mi ki onlar, o zaman yaşıyorlar bal gibi, işte o kadar, konu kapanmıştır! Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'ni Sezai Aydın'dan merak edenler için, aşağıdaki videoya bir tık:


 

14 Aralık 2021 Salı

HATIRLANAN


 

“Ben tavan arasındayım sevgilim!” diye bağırdı delikten aşağı doğru. “Eski kitaplar çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.”. Oğuz Atay’ın “Unutulan” öyküsü... Öykü antolojilerinde sıklıkla yer alır. Ara ara karşıma çıkar antoloji karıştırırken “Unutulan” öyküsü, kendini unutturmaz.İlk cümleden kavrar okuru:

 “Ben tavan arasındayım sevgilim!”…

Tavan arasındaki delikten aşağı seslenir. Tanıdık bir yüzdür. Oğuz Atay’dır. Tavan arasında fenerin ışığı gezinir, unutulmuş eski eşyalar kendini gösterir, kilidi paslanmış bir sandık sadakatle hatıraları saklar, mutlu hatırası kaybolmuş kırık bir çerçeve duvara dayalıdır, kitaplar, dergiler, gazeteler sararmış, solmuştur artık, birkaç böcek fenerin ışığıyla kaçışır, bir örümcek imik ilmik ördüğü ağlar arasında bir trapezci gibi havada asılı kalır, herşey, bir anda hareketlenir, hatıralar uçuşur. Tavan arasındaki delikten bakan adam, “TADBA” unutulmuş olanları hatırlar. Unutmak, unutulmak, hatırlamak arasında gidip, gelir.

Unutmak insana özgü bir şeydir. Sürekli hatırlar, sürekli unuturuz, hüzünlü bir şeylerin sesi duyulur. İnsan zamanla unutuşun nesnesinden uzaklaşır, hiç yaşanmamıştır sanki.

Kısa yaşantısına dört,beş kitap sığdıran Oğuz Atay’ın edebiyat tarihindeki yerini zaman tayin etmiştir. Oğuz Atay unutulan değil hatırlanan bir yazardır artık. Doğum günlerinde, ölüm günlerinde hatırlar, yadederiz, söyleşiler düzenleriz. Yaşarken baskısını göremediği kitapları bugün sayısız baskıya ulaşmıştır. İz kalmıştır, eski eşyalar gibi unutulmamış hep hatırlanmıştır, hatırlanacaktır da. Bugünleri görseydi neler hissederdi acaba? Belki bulutların üstünden bir yerden buruk bir tebessümle insan kardeşlerinin yeryüzündeki telaşını seyrediyordur kimbilir. Aslolan eserdir elbette. Tutunamayanlar tutunacak bir yer bulmuş kendine, Unutulmayan unutulmayan öyküler arasına girmiş, diğer öyküleri keza. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” diye biter Tutunamayanlar romanı. Edebiyat tarihimizin en meşhur sorusudur galiba. Meraklısı kendince cevaplamıştır herhalde. Doğum günün kutlu olsun sevgili yazar!.. İyi ki yazmışsın!..  

 

8 Aralık 2021 Çarşamba

“Buradaki kitapların hepsini okudun mu?”


 "Öte yandan “Bu kitapların hepsini okudun mu?” sorusuna acayip sinir oluyorum. Zaten içten içe saldırgan bir soru bu. İşin kötüsü uygun cevabı kestiremiyorum. “Evet” desem, olmayacak. Yalan çünkü. Mesela Joyce’un en ünlü romanı “Ulysses”i azıcık okudum, “Finnegans Wake”inse kapağını bile açmadım. (Umur Çelikyay’ın çevirisiyle Aylak Adam’dan çıkan “Finneganın Vahı” çevirisine de hiç bakmadım.) Proust’un 7 ciltlik “Kayıp Zamanın İzinde”sini de orasından burasından okuyabildim sadece. Kitaplarını aldığım halde okumaya başlamadığım başka birçok yazar var. Zamanları gelecek diye umuyorum. Ayrıca bütün kitaplar okunmak için değil bence, bazılarını başka sebeplerle alırsınız. Hiçbir yerde bulamayacağınız bilgileri içerdiğinden, kapağını veya içindeki resimleri beğendiğinizden, sevdiğiniz bir yazarın külliyatını tamamlamak istediğinizden yahut sadece o kitabı kütüphanenize yakıştırdığınızdan, onun orada durup sizin tarafınızdan keşfedilmeyi beklemesi fikrini heyecan verici bulduğunuzdan… Tutkuyla okumanın ne olduğundan habersiz birine bunları anlatmak imkansız. Öte yandan “Hayır” cevabı da yakışıksız. Peşi sıra gelecek alaycı tebessüme katlanamayabilirsiniz. En iyisi soruyu unutturmanın bir yolunu bulmak; ben de yıllardır bunu yapıyorum." 

Gülenay Börekçi (Egoist Okur)

Gerçekten de sinir olunmayacak bir soru değil "buradaki kitapların hepsini okudun mu?" kimi zaman bazı yazılar o kadar duygu ve düşüncemizi ifade eder ki, sanki o yazıyı biz düşünüp de kaleme almış gibi duyarız kendimizi, Egoist Okur'da rastladığım Gülenay Börekçi'nin yazısı tam da bu düşünsel benzerliği ifade eder nitelikte, o nedenle paylaşıyorum benzer düşünce ikliminde olanlar için...

Boyalı Kuş

Jerzy Kosinski Boyalı Kuş’ta bir kuşçudan bahseder kitabın bir yerinde, kuşçu biraz psikopat ve sadisttir, sevgilisi ortalıkta görünm...