16 Ocak 2019 Çarşamba

Günlük Notlar 2 Yazma Hastalığı



Page-down tuşuyla ekrandakiler yıldırım hızıyla akarken şöyle fısıldıyordu birimizi seç, oku, bir şeyler yaz! Yazmak ? oysa okumak o kadar çekiciydi ki ! kendini bırakıp bir başkasının yazısına gömülmek, kendinden sıyırılıp başka bir benlikte gezinmek. Okumak varken neden yazmalıydım? Elimde yüz yıllık arşiv vardı, fiziki ve sanal olarak bütün kütüphanelerin kapısı açıktı, okumak yazmaktan kolaydı sonra. Bir kez kendini okumaya verdin mi vaktin nasıl geçtiğini fark etmiyordun bile. Hal böyleyken neden yazmak fikri . Bu fikri atsam rahatlayacaktım, daha önce de yapmıştım, sonra yine tutuldum, bir hastalık gibi nüksetti. Sahi yazmak bir hastalık mıydı yoksa?
Bu sorunun cevabını en iyi onlar bilirdi, kalktım ben de erbabına sordum bakalım neler söylemişlerdi : “yazmak sizce nedir ?”
“Okuyacak bunca güzel kitap varken, yazarak ne diye canımı sıkayım, yazmak hasta ediyor beni. Keyfimi kaçırıyor, sinirimi bozuyor…” dedi Yusuf Atılgan.

Sonra :

“yazmanın bir tür hastalık, ruhun enfeksiyonu ya da nezlesi olduğunu, bu yüzden de her hangi bir anda herkesin başına gelebileceğini…” söyledi Tom ve devam etti “Gencin ve yaşlının, güçlünün ve güçsüzün, sarhoşun ve ayığın, akıllının ve delinin de başına gelebilirdi”. Brooklyn Çılgınlıkları’nda  emekli eski sigortacı Nathan Dayı ile yeğeni yeni taksici eski doktora öğrencisi Tom arasındaki bir konuşmada geçer bu hastalık tanımı, Tom Nathan dayıya yazmasını söyler, o da altmışından sonra mı der, Tom haliyle yazmanın yaşı olmaz der, yazarlık konusunda belli kurallar yoktur der, şairlerin, romancıların yaşamlarına yakından bakılınca büyük bir karmaşa, sonu gelmeyen bir karışıklık vardır ve işte yazmanın hastalığı burda, tam da burda diye noktalar sözlerini Tom… yine Paul Auster Kilitli Oda’da karakteri Fanshawe şunları söyletmiş “ ‘yazmak’ beni uzun süre rahatsız eden bir hastalıktı, ama artık bu hastalıktan kurtuldum”

Hastalık. Hastalık ve yazmak. Yazının hastalıklı bir yanı olduğunu söyleyen ilk yazar değil benim gördüğüm, kimler söylemişti daha başka, dur biraz, yatak ucundaki, defterlere bakman gerekecek, üşenme kalk ve içeri git, defterleri karıştır, hani o geceleri yatmadan önce ilginç bulduğun sözleri yazdığın defterlere bak, orda bu hastalık meselesiyle ilgili benzer şeyler bulacaksın; peki…

Marguarite Duras’ın Yazmak adlı deneme kitabını ortasına kadar okumuş ve kütüphaneye kaldırmışım, o tarihten beri de hiç elime gelmemiş, biraz da yeri sapa kalmış, kütüphanenin en dibinde kalmış… Yazmak adlı bölüm kitaba da adını veren bölüm ve Marguarite Duras’ın yazmak üstüne söylediklerinden oluşuyor; "İnsan içinde bir yabancıyı barındırır; yazmak işte o yabancıya ulaşmaktır. Budur ya da hiçbir şey değildir." Kitabı açtım ve bu cümleyi buldum, sonlarda, bir sonraki cümleye takıldı gözüm “Yazma hastalığı denen bir hastalıktan söz edilebilir”.

Arkasından deftere yine Paul Auster’den Kehanet Gecesi yazmışım, sayfa : 259  bakıyorum, bir röportaj bu Paul Auster ile Manhattan’daki evinde Paul Auster’in bir çok kitabını çeviren İlknur Özdemir tarafından yapılmış. İlknur Özdemir soruyor “Neden yazıyorsunuz ?” klasik bir soru bütün yazarlara bu soru sorulur ve çoğunluk neden yazdığını bilmediğini söyler, Paul Auster’de benzer cevap veriyor “Bunu yanıtlayamam. Nedenini bilmiyorum. Sanırım bir tür zorunluluk hissediyorum…” ve devam eder” bir hastalık bu” “bana kalırsa normal, mutlu, dengeli insanlar yazar olmazlar hayata karışmak yerine neden kendilerini bütün gün bir odaya kapatsınlar?” doğru söze ne demeli, neden bir odaya kapatsın insan kendini dışarıdaki hayata karışma becerisini gösteriyorsa, neden kendisiyle hayat arasına sözcükleri koysun, bir virüs var, yazanın kanına karışmış bir kere ve o virüsle yaşaması gerek…

13 Ocak 2019 Pazar

Pera'nın Kedileri



Üç tane kedisi vardı onların, ama bu kedileri ilk kez ben görmüş, camekanlı odanın penceresinden bir kat aşağıdaki çatıya yerleşmiş yavru kedilere yiyecek atmaya başlamıştım; sonra altımızdaki ermeni aile de yiyecek vermeye başladı, sonra kediler o açılan pencereden bir gün girdiler ve içerde yaşamaya başladılar, kediler bazen çıkarlar, apartmanın merdivenlerinde, o katın bir altında ya da bir üstünde bizim kapının civarında dolaşırlardı, çok ama çok büyümüşler, normal kedi boyutlarının çok ötesine geçmişlerdi, ama çok ürkektiler, onlara bir gün dahi dokunmak mümkün olmamıştı, merdivenlerden birinin geldiğini hissedince her patide resmen taş merdivenden ses çıkardı, çok iriydiler, bir tanesi beşinci kattan aşağı düştü bir gün, ama şans eseri betona değil aşağıdaki arabanın tavanına düştü, bir şey olmamıştı, bu sarman olanıydı , tavan çökmüş, arabanın sahibi şikayetçi olmuştu, sonra araya esnaf girmiş işi tatlıya bağlamışlardı…

Ermeni aile bir gün kedileri de alıp bizim binadan taşındı, uzun yıllar bina kedisiz kaldı, sonra bir gün ben Muti’yi  getirdim eve, anneme sormamıştım, alman bir mühendis ülkesine dönüyordu, kediyi bana bıraktı, simsiyah bir kedi, arka ayakları raşitik, kimseyle görüşmüyor, yemiyor, içmiyor tam bir hafta sonra bacakları tutulmuş olarak girdiği delikten çıktı, hemen taze süt koydum kabına, açlıktan nefesi kokuyordu aramızdaki mesafeye rağmen hissettim, ürkek, korkak, süklüm püklüm süt kabına yaklaştı ve içmeye başladı, pembe dilini pıtış pıtış daldırırken süte, gözlerimden yaş gelmeye başladı, vicdanım sızlıyordu akşamları yatarken, bir sıkıntısı vardı, belki hastaydı, ruhsal açıdan normal değildi, beş aylık yaşamında bundan önce çok korkmuş olmalıydı, mühendis Almanya’ya dönmüştü telefon açtım durumu anlattım, neden böyle dedim, iki haftalıkken yolda bulmuşlar, bir köşede tir tir titriyormuş, ölmek üzere olduğunu düşünmüşler ve alıp veterinere götürmüşler, dört, beş ay sonra da bana bıraktılar, belki de son saatlerini yaşıyordu Muti orda onu bulduklarında, ama kaderinde yaşamak varmış, tam on üç yıl yaşadı, kocayıncaya kadar, diş etleri çekilinceye kadar yaşadı bizimle…

10 Ocak 2019 Perşembe

Bir Oda Dolusu



Güzel bir kağıt ve bir o kadar faydalı kalem
Kalorifer yanarken bu kış günü
İçimde artan ısı ve dem
Kahve suyu fokurdarken
Ve lekesi kağıt üstünde yayılırken
Ve mürekkep büyürken içimde
Ürken balığın çıkardığı
Sepya rengi bir yalnızlık.
Perdeler değişti bugün
Nasıl bir yaz geçirdiler
Karşı komşular kahverengi tenleriyle
Hiç hesapta yokken geldiler
Güzel bir kağıt evet
Bir de faydalı kalem
Bir de kahve lekesi
Güzel kağıdın üstünde yayılan
Parmak uçlarımda sarı, kırmızı, mavi
Oda sıcak takvim kışa bakar
Kaloriferin çıtır pıtır sesi
Bir oda dolusu yalnızlık
Bir oda dolusu insan
Bir oda dolusu ben
Boş kağıda yayılan sepya.
Yazlık perdeleri değiştirdim bugün
Annemin ilacını verdim
Postanede ona benzeyen bir kadının
Fermuarını çektim çizmesinin
Orda kal dedi gözümün içine bakarak
Kahve lekeli dünya
Ve seçtiğim renklerde olduğum
Bir oda dolusu yalnızlık
Bir oda dolusu insan
Bir oda dolusu
Hayal.

8 Ocak 2019 Salı

Zarife Nasıl Kurtulur



“Heyyy şişt köpekk dur öyle!” Köpek durdu bir an için. Tam zamanı bas deklanşöre. Klik. Ya Martılar ? Onlara böyle bir komut verilemez. Onlar başka alemin canlıları. Uçarı… Kaçarı… Özgür ruhlar…

Balkonda oturmuş, güneş batarken şehir hayatının kalbinde yaşayan hayvanların ne kadar özgür olduklarını, olabildiklerini düşünüyorum… Beni düşündüren şey, az önce çektiğim fotoğraflar… Tasmasından kuvvetle çekilen bir köpek ve havada süzülen martılar… Birkaç enstantane kısa bir süre içinde gözlem evinin kapısından buyur etmiş, bu konuklara dair bir yazı kaleme almak farz oldu…

Daha önce bahsettiğim bir sokak kedisi var, kirli, kırçıl, alacalı bulacalı, pek de güzel olduğu söylenemez, ama tanıdığım bütün çirkin kediler gibi hem içli hem de sıcak, şeker pembesi tadında olmayan bu kedinin bana göre arabesk bir yanı var; sanki çok acı çekmiş bir zamanlar ya da bana öyle geliyor, neyse, önceleri altımızdaki emlakçı bakardı bu kediye, sonra emlakçılar ayrıldılar burdan ve kedi günlerce o boş dükkanın kapısında bekledi emlakçılar gelecek diye.

Pet shoptan kuru mama aldım, emlakçının yerini aldım böylece, ilkin uydurma bir isim taktım ona ‘toş toş’ bir kediye takılacak komik bir isim ama ben hayvanları severken onlara böyle garip adlar takarım, ‘con con’ ‘tomporomon’ ‘şot şot’ ‘şam pin yon’ daha hatırlayamadığım bir sürü uyduruk kelime, hiçbirinin anlamı yok, bu huyum annemden tevarüs etmiş olmalı, çünkü ben daha çocukken annem bana böyle tuhaf adlar takardı ‘ibcik’ ‘cin can’ ‘pistikos’ gibi, büyük annem de kızardı anneme öyle söyleme sonra çocuk ‘ibcik’ olur diye, çok şükür olmadım ‘İbcik’, annem şu sıralar daha çok ‘babiş’ diyor, annemin kendine has bir dil yaratmış olması çocukluk evrelerimde, ergenlik dönemlerimde beni dil bakımından etkilemiş olmalı…

Ama bu sokak kedisini artık ‘toş toş’ diye çağırmıyorum, çünkü daha dokunmadan, tüylerini okşamadan gur gurlanmaya, pır pırlanmaya başlayan bu kirloşun adı ‘Zarife’ imiş, kim mi söyledi, kendisi değil elbet, kuru mama aldığım pet shoptaki kız ‘onun adı Zarife’ dedi, o an kadar kirloşun cinsiyetini düşünmemiştim, Zarife olduğunu duyunca, sokak kedisinin kimliğinde bir sayfa açıldı, acaba çocukları olur muydu, çocukları olursa onlara kim bakardı, yok olmazmış, kısırlaştırmışlar hayvanı, sanırım bu konuda, kedi, köpeklerin kısırlaştırılması konusunda farklı görüşler var, aklıma sahilde denize giren ve kedilere bakmayı onları kısırlaştırmayı kendine iş edinmiş bir tanıdığım geliyor…

Evimin balkonunda oturmuş, güneş batarken şehir hayatının kalbinde yaşayan Zarife karşıdaki parkın yeşil örtüsünün altından çıktı birden, ben balkonda çok sık ve çok uzun oturmam, daha doğrusu oturamam, ben de bir tür sokak kedisi olduğumdan, Zarife’ye böyle balkondan çok sık tesadüf etmiyorum, onu görünce bir oyun oynayayım bari dedim, yüksek birinci kattaki dairenin balkonundan adını şöyle fısıltıyla söyleyiverdim ‘Zarifeee!’ şöyle bir bakındı ‘Zarifeeee’’ kafayı kaldırdı ve beni tanıdı, gözleri büyüdü, gözbebeğinin büyüdüğünü gördüm, kedilerin göz bebekleri oldum olası ilgimi çekmiştir, tam bir mercektir, fotoğraf makinasının merceği gibi anında kısılır ve açılır, sanırım Zarife’nin merceği açılmıştı şimdi…

Zarife’yi ne zaman görsem sevinirim, bu semti seviyor diye düşünürüm, o da bizden biri, bizim gibi bir yaşam gailesi var, bir lokma ekmeğin peşinde işte, bir çilesi var derim, içim bir anda sevgiyle dolar böyle düşününce, sokak kedisi sokak kedisi olmaktan çıkar tam bir Zarife olur, onun böyle aidiyet kazanmasıyla birlikte, toplum içinde bizler gibi barınmak, beslenmek, hayatta kalmak zorunda olan, bunun için mücadele etmek zorunda olan bir canlı hüviyeti kazanır…

Evimin balkonunda oturmuş, güneş batarken şehir hayatının kalbinde yaşayan hayvanların ne kadar özgür olduklarını, olabildiklerini düşünürken, bize en yakın olan kedi ve köpeği düşündüm önce, onlar hem evde hem de sokakta yaşıyorlar, kimisinin aşı kalaylı kapta kimisinin çöplükte, kimisin şampuanı, kuaförü var kimisinin içecek suyu yok, sokakta yaşayanlar ayrı bir alem, tasmasından çekiştirilen ayrı bir alem, tasmasından çekilen köpeğin ne kadar mutlu olduğu, ne kadar doğasını yaşadığı bir yana, doğadan uzaklaşmış, doğaya yabancılaşmış insanın doğayı kendi sınırlarının içine yerleştirme, doğadan uzak kalamayışının sonucu köpeklerin, kedilerin evlere girmesi, köpeklerin tasmalı dolaştırılması, çünkü şehirde kurallar var herkes için, trafik diye bir şey var, köpekten korkan insanlar var, köpek tuvaletleri var mesela parklarda…

Şimdi öyle bir noktaya geldik ki ey okur ister istemez yazarın ‘hayvanlara özgürlük’ söylemine iri puntolu bir başlık atacağını düşünmeye başladık, böyle düşünmekte haklıyız, ama yok öyle bir şey araya giriyorum, müdahale ediyorum, yazarı daha fazla kalemine buyruk bırakamam, bıraksam alıp başını gidecek uzak diyarlara, arkasını toplamak da bana kalacak, yok öyle üç kuruşa beş köfte, benim işim gücüm var yazıyı bitirsin de sokağa çıkayım diye bekliyorum…

İnsanların özgür olmadığı, olamadığı, kendilerini özgür hissetmediği bir dünyada, düşüncelerin sansüre uğradığı, söylenemediği bir dünyada hayvanlara özgürlük söylemi pek bir şey ifade etmez…

Farkındayım, Evimin balkonunda oturmuş, güneş batarken şehir hayatının kalbinde yaşayan hayvanların ne kadar özgür olduklarını, olabildiklerini düşünürken, ‘özgürlük’ kelimesi yazının içinde boyut kazanmaya, kapsamı genişlemeye başladı ve geçen sürede güneş de battı, aydınlanmak için ayaklı akrobat lambayı yakmak zorunda kaldım…

Bazen yazının ritmi konu dışına çeker yazarını, bu bir ritim kayması değildir daha çok hayatın kendisine benzer, her an her yerden aklımıza üşüşen bir çok imgeden beslenmemiz gibi beslenir cümleler, konu dışı olmayı ben de Salinger gibi severim zaman zaman ve ben de onu gibi konu dışı konuşan insanlara bayılırım, böyle sohbetlerde kaleden kaleye şahin uçurmak her zaman mümkündür ve zaman akıcıdır, sıkıcı değil…

Adına şiirler, şarkılar yazılan, nadide, hassas konu, özgürlüğü belki başka bir gün başka bir yazıda ele alırım ya da ele almam kendi haline bırakırım, belki de en iyisi bu, bırakalım dağınık kalsın, biz şimdi bu yazıya pencere açan, ayrı bir aleme bir nebze olsun baktıran hayvanların özgürlüğüne dair yazılmış, Orhan Veli tarafından yazılmış bir şiire yer verelim son noktayı koymadan önce…

Kuyruklu Şiir

Uyuşamayız, yolumuz ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında,
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak tanrının günü. 





5 Ocak 2019 Cumartesi

Mesela Kediler Var Ya Ordan Başlıyorum



Çok bi çocukken gelecek vaat eden bi çocuktum kediler aleminde. işim gücüm balık tutmaktı sabahtan akşama. bu yüzden mahallenin kedisi beni pek severdi. mesela bıdık adını verdiğim bi zilli vardı ki muhabbetimiz çok derindi. eğer o gün karagöz tuttuysam mutlaka onun payına düşerdi. bir de ayı vardı koca kafalı bi şeydi, bu bıdık hanımın uzatmalısı, ben görmedim komşu Safinaz hanım söylediydi, bunları pazarda mı görmüş ne, balıkçı Kamil’in tezgahına karşı öyle yanak yanağa, irili ufaklı balıklar önlerinde serpme mezelere benzer rakı balığa takılır gibi. neyse üstünde durmadım tabi. ama bozuldum inkara gerek yok. işte böyle çok bi çocukken kediler şahıydım. mahallenin kedisini doyururdum tuttuğum balıklarla. hayat hızla akıyor. Çamlık koruda mors tumba misket futbol deniz sandal kürek yazları bronz ten sarı saçlar yeni yeni uyanan tomurcuklanmış gonca güller bu işlerde bir heyecan var bakışları, yeni yeni kesişmeler, falan, biliyor musun, ilk kez yazlık sinemada öpmüştüm Serpil’i. bizim mahallenin ve öteki mahallelerin de aynı zamanda kıskandığı bi çocuktum. çok mu çok saftık aynı zamanda. kumdan kaleler yapıyorduk birlikte bir saat iki saat güneşte. sonra el ele suya giriyorduk. Serpil’in ayakucu zarif bir kavisle giriyordu önce suya o güzelim vücudundan önce. dünyanın en güzel şeyidir bana sorarsan suyun içinde  sarmaş dolaş olmak. böyleydi işte. sonra sudan çıkıp yine el ele dönüyorduk kumdan kalelerimize ve o saatlerce emek verdiğimiz kumdan kaleleri yerle bir olmuş halde buluyorduk aşağı mahallenin yukarı mahallenin kıskanç piçlerinin pis sırıtık yüz ve bakışları altında. tehlikeliydi bunlar pis Ferit elebaşlarıydı. her an her şeyi yapabilirlerdi. kalabalık gezerlerdi. mahallede geceleri hırsızlığa çıktıkları evlerin balkonlarından halı, kot pantolon falan çaldıkları söyleniyordu. ilçenin en güzel kızıyla olan arkadaşlığımdan bana diş biliyorlardı. ama fırsat vermiyordum. vermiyorduk. ilk göz ağrımla beraber sabırla yeniden yapıyorduk kumdan kaleleri. biz yapıyorduk onlar yerle bir ediyordu. ama fark etmiyordu. gülüyorduk sadece. aşk herşeye kadirdi. biz aşkın içindeydik. bu herşeye yetiyordu. bazan sana bi şeyler anlatırken gerçekten yaşıyorum. mesela şimdi olduğu gibi. çocukluğum dedim. kediler dedim. evet biliyorum şimdi bir kedim bile yok. yerini tutmaz belki ama geçmiş hatıraların o sıcak ve okşayan resimleri var hafızamda. bir de onları ortaya çıkaracak bir enerjim ve arzum yazarak. içimde sakladığım resimlerin kaç jiga bayt olduğunu bilemiyorum onları görmek için rast gele bir yerden başlamak gerekiyor. dosyasız bir albüm bu. içlerinde senin de resimlerin var. az uz da değil hani bir dolu resim. tek tek bakıyorum hepsine. yan yana ne çok fotoğraf çektirmişiz. güzel resimler çektirmişiz. biliyorum biz özlemedik kediler özledi.    

2 Ocak 2019 Çarşamba

Tamam Olan Bir Şey Yok



“Olmuyor! Ne yapsam olmuyor”
Diye yakınıyordu yazmak istediği için kadın
Otuzunda ya da otuzlarında
Yalnız çocuksuz ve aşksız ve biraz da hüzünlü
Bir sonbahar günü rastladık birbirimize.
Ben de yalnız çocuksu z ve aşksızdım
Biraz da hüzünlü belki
Hemen anladık birbirimizi
Alnımıza kazınmış mühür gibi
Onun sağ ayağı aksaktı
Benimse sol elim çolak
O sağdan ben soldan çarpılmış
Yanpiri bir yaşam düşmüştü bahtımıza
İkiye bölünmüş asimetrik bedenlerimizin
Anlaşması kolaydı bu alemde
Bir sonbahar günüydü evet
İki hoş beş üç beş kelam
Biraz mayaların takvimi
Biraz maziden esinti
Biraz denizin esintisi
Azıcık minare gölgesi
finalde davul tozu eklentisi
Her şey saçmaydı ve ciddiyet ve ciddi olmak en saçmaydı
Fakat alabildiğine ciddi bir işti yaşamak
Yine de
“çok saçma konuşuyorsun!” dedi kadın
“evet ama sen de olmuyor diyorsun” diye devam ettim
“o kadar kasıyorsun ki kendini tabii ki olmuyor”
“ne yapmalıyım” dedi
“bilmem” dedim “bir formülü yok… ama…”
“ama ne ?”
“belki beslenmende bir sorun vardır”
“beslenme mi?”
“iki gün üst üste aynı şeyi yeme. Bir hafta ekmeksiz yaşa hatta iki. Bi bak duruma. Bir gün aç kal. İki sabah da karbonatla gargara yap.”
“o niye ?”
“İştahı kapatır. Ben de yaradı. Üç ay karbonatla gargara yaptım. Üç ay sonunda Yüz otuz kilodan doksan kiloya düştüm.”
“Formül değil ama”
“Kesinlikle”
Kaplan desenli bir Akita bir kara kediye saldırdı o ara. Saçlarını topuz yapmış sahibesi köpeği çekiştirirken kara kedi bir okaliptüs ağacına tırmandı, köpek ağacın dalına tünemiş korkuyla bakan kediye bir süre havlamaya devam etti. Kalktık yürümeye başladık.
Onun sağ ayağı aksaktı yürürken ayağını sürtüyordu.
Benimse sol elim çolak cebime sokuyordum elimi.
O sağdan ben soldan çarpılmıştık
Hava soğuktu.
Üşümeye başlamıştık.

Günlük Notlar 2 Yazma Hastalığı

Page-down tuşuyla ekrandakiler yıldırım hızıyla akarken şöyle fısıldıyordu birimizi seç, oku, bir şeyler yaz! Yazmak ? oysa okumak o k...