15 Kasım 2018 Perşembe

İnce Bir Boşluk


Ekrandaki dudaklar birbirine dokunacaktı nerdeyse ama izin vermedi paus tuşuna bastı. Oda loş. Bir saat sonra gece yarısı olacak, kalktı, telefonu boya kutusunun içinden aldı, telefona bulaşan boya lekelerini boya lekeleriyle dolu bir bezin temiz tarafıyla sildi, eline baktı, eli temizdi. Telefonun tuşlarına dokundu, zil sesi, ama açan yok, kapattı, banyoda olmalı, diye düşündü. Şövalenin önüne geldi, resim yavaş yavaş ortaya çıkıyordu, resmi yaparken her şeyden soyunuyordu, arınıyordu, üstündeki giysileri de atıyordu tek tek, bir leke, bir hücre, bir doku, bir çizgi, ruhundan soyunurken resmin ruhunu giyiniyordu, o zaman kimseyi aramak aklına gelmiyordu, ama şimdi akşam geceye dönüşürken karşısında duran resim ona yabancıydı, resimdeki gözler yabancıydı, o yabancı gözlerin yerine tanıdığı gözleri koymak için çaldırmıştı telefonu.

Ekrandaki dudaklara baktı yine, iki dudak arasında ince bir boşluk kalmıştı, kadın ve erkeğin beynine sızmak isteği doldu içine birden, onların en heyecanlı anı yaşadıklarını düşündü, bir anı dondurup o heyecanlı anı istediğimiz kadar yaşamak mümkün olsa diye düşündü, güzel şeyler çok çabuk bitiyordu, gerisi boşluk, boşluk büyüyordu, bir gün yeterince uzundu ve hayat keçi boynuzundan alınan tada benziyordu çoğu zaman, bir dirhem tadı bulmak için çiğnemek zorunda olunan bir hayat. Belki de ben sanatçı olduğum için bu böyle diye düşündü, belki de bazı ruhlar daha doğuştan ömür boyu yalnızlığa mahkum edilmiş, düşünceler birbirini kovaladı, belkilerin kol gezdiği bir saattı, belki banyodan çıkmıştır, belki banyoda değildir diye düşündü sonra, belki yalnız değildir, yok belki uyumuştur, dün gece geç yatmıştı, belkilerin can acıttığı bir saati vurdu zaman, gece yarısı olmuştu.  

Üstünü giydi, arabasına bindi ve yarım saatlik yolda ilerlemeye başladı. Eve geldi, yukarı çıktı, kapıyı vurdu, açan olmadı, bir kez daha, bir kez daha, demir kapı gıcırtıyla açıldı, uykulu gözler, ne var ne oluyor, içeri girdi, evet yalnızdı, erken yatmıştı, sarıldılar, gözlerin sahibi, “seni koca aptal” dedi gülerek, daha sıkı sarıldılar, birisinin elindeki kumandayla bu anı dondurmasını diledi…



31 Ekim 2018 Çarşamba

Üç Beş Arası Çiçeği


1920’lerde piyasaya Gauloises’la birlikte sürülen sert mi sert ve bir zamanlar içtiğim Gitanes sigarasından haberli olup olmadığını düşündüğüm köşedeki roman çiçekçiyle göz göze gelir, arasıra selamlaşırdım, bugün yine uzaktan göz göze geldik.

Gökyüzünde kara kara kuşlar, kara kara kanat çırpıyordu, kara bulutlar her yanı sarmıştı, kara kış kapıdaydı belli, yaz zamanı bitmiş olmalıydı, pastırma yazı diye bir şey ufukta görünmüyordu, hal böyleyken, içim de istasyon mahallinde ki fırında oluşan kızgınlık, var oluş muhakemesi, sorgulama ve bir yandan olayı sahneleme, sözcüklere dökme gibi bir dizi halkayı, yazımhanenin imbiğinden henüz geçirmişken, evet, o anda göz göze geldik…

Zaten az önce trafik ışıklarında kırmızıda beklerken rahatladığımı, içimdekileri bir yere bağladığımı, içimdeki sıkıştıran basınçlı hatıradan uzaklaştığımı anlamıştım, artık az önce yaşadığım hatıra benim değildi, daha doğrusu onu artık yaşamıyordum, o hatıra için ölü bir zaman dilimi demek bile mümkün, yaşanmış ama yaşanmamış ve kendi kendime anlattığım öyküyü bir yabancı gibi bir yabancının öyküsü gibi algılamam mümkün ve bana öyle geliyor, evet, bu yabancı birinin öyküsü, benim değil…

Bizim coğrafyada çiçek satılırdı, belki her coğrafyada satılırdı, çiçeğin öncelikle şehir yaşantısında özel bir yer tutması şüphesiz insanın doğayla arasındaki mesafeye bağlı; mesafe açıktı, mesafe uzamıştı ve giderek uzuyordu, oysa çiçek o açık mesafeyi bir anda kapatıyordu, bir anda çiçeği elinize alınca, bu çiçekçide satılan, kopmuş, para mukabili alınan bir çiçek olsa da, ticari bir değer taşısa da, bir anda doğaya dönüyordu çiçeği alan kişi…

Çiçeğin bizim coğrafyada satılmasını, hadi özel günler dışında, özel anlar dışında satılmasını bizim coğrafyada şüpheyle karşılıyorum, evet, satılmakta, yoksa, çiçekçiler, sepetle dolaşan çiçekçiler, kuryeyle çiçek gönderen inter çiçekçiler, internet çiçekçileri, çelenkçi çiçekçiler olmazdı…

Yabancı coğrafyaların küçük kasabamsı şehirlerinde, küçük yerleşim yerlerinde ya da bu küçük yerleşim yerlerinin bir araya gelmiş daha büyüklerinde gördüm; bir anda elinde buket buket çiçekleriyle çevremi saran adamlar gördüm, hepsi hızla bir yere gidiyorlardı, oysa vakit özel değildi, günlerden pazar değildi, günlerden bir bayram günü değildi, yani ortada özel bir şey yoktu, ama kutluyorlardı işte bu koca koca saçı sakalı ağarmış,yaşamış adamlar, çiçek genel geçer özel bir günün anısına değil şahsi tarihlerindeki tarihler içindi, mesela doğum günlerinde, mesela evlilik günlerinde, mesela ilk tanışma günlerinde, bu tarihlere atfen ve genel geçer günlerde hiç şüphesiz mesela Sevgililer gününde, yılbaşı gecesinde, noel arifesinde, çiçekli adamlar daha fazla, daha fazla sarıyordu etrafımı, ben bu manzaralara alışık olmayan bir coğrafyadan gelmiş biri olarak, bu  adamların dolaştığı merkezde şaşkın şaşkın biraz daha tur atıyordum, acaba bizim bilmediğimiz neyi biliyorlar diye…

Gitanes sigarasındaki Flamenco yapan Gypsiden habersiz olduğunu düşündüğüm – belki de haberliydi kimbilir- köşedeki roman kadınıyla yine ve tekrar göz göze geldiğimde, birden bu tekinsiz, bu kara, bu kara çatık kaşları altından kızgın gözlerle bakan gökyüzünün, gözündeki bakışları değiştirecek, o bakışları kıracak, onu değiştirecek, ondaki havayı bozacak bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim, hepsi aynı anda oldu, bakışlar, bakışmalar, çiçek almaya karar vermem, özel bir gün olmasına gerek yoktu çiçek  almam için, tamamen içimden gelmişti…

Tornistan… “Bana çiçek ver” “tabii abi, şunlar elli lira” “yok daha hesaplı, çiçek olsun yeter, doğayla aramdaki mesafeyi kapatacak, onu biraz olsun ortadan kaldıracak bir çiçek olsun yeter, yani kokusu olsun, rengi olsun, dokunacak bir dokusu olsun” roman güldü… “abi sende alemsin nasıl konuşuyorsun öyle, doku, dokunmak falan…” “nasıl konuşuyorum” “ sanki bir yerden okuyorsun bunları” roman böyle söyleyince, durdum, şaşırdım, okuyor gibi konuşuyorsam, dizilmiş gibi konuşuyorsam, demek ki zihnim kurgulamıştı, romanla aramızda geçecek konuşmayı, ama ne zaman, hangi arada, çiçek almaya az önce karar vermiştim, öksürdüm, “tamam” dedim “sen bana bir dal versen de olur, bir tek filiz olsun yeter, anlaştık mı, sembolik” yani sonra da sembolik sözcüğünü anlayıp anlamadığına baktım, anlamış gibiydi, aklımdan Gitan’ın üstündeki Flamenco yapan kadından haberin var mı diye sormak geçtiyse de sormadım, o kadarı fazla olabilirdi, roman kadını kırmızı çiçeklere el attı, üçe, beşe bakmadan, tahmini üçle, beş arası olacaktı, ve “sarı” dedim” sarı da olsun” “hiç değilse bir tek bile olsa sarı” hemen sarılara el attı, sarıları, kırmızılara ekledi, şimdi elimde, mütevazi, inceden, bir sarı, kırmızı buket vardı, üç ve beş arasında anlaştık, üçe beşe bakmadan idare ettik birbirimizi…


28 Ekim 2018 Pazar

Bu renk size çok yakıştı beyefendi


Taksim meydanına bakan bir evde oturuyordum. Bir gün kaldırımda yürürken kıçı kırık bir Murat 124 yanaştı korna çalarak. İçinde at hırsızına benzeyen dört herif. Direksiyonda olan, gözünde iğrenç pırıltılarla kornaya basıyor sürekli. Yerimde çakıldım kaldım. Ayaklarım kaldırıma yapıştı adeta. Kımıldıyamıyordum. Arkada oturan tipsiz kapıyı açtı “Şöyle biraz gezelim mi yavru?”, kulaklarıma inanamıyordum, ayak parmaklarımdan hızla yükselen bir uyuşma bütün vücudumu sardı, kaskatı kesildim. Arkadaki  bu sefer “hadi ama naz yapma” dedi. Sapıklık diz boyu. Gündüz gözüne götürmeye niyetlenmiş heriflerle karşı karşıyayım. Durum ciddi. Beyin mesajını verdi : “Kaç ya da savaş”. İkinciyi seçtim. Sunturlu bir küfür savurdum : “Has s.ktir ordan or.spu çocuğu”, nerdeyse arka kapıyı açan tipsize çökmek üzere koordine olmuş bedenimin bu cesur yaylanışı şaşırttı beni. Herifler de şaşırdılar. Arkadaki dışarı çıkmaya yeltendiyse de yanında ki engelledi, direksiyondaki de “iş çıkmaz bundan” dedi, basıp gittiler. Olduğum yerde öyle kala kaldım. Heykel gibi. Kıpırdamadan. Nefes bile almadım. Ta ki yoldan gelen geçeni engellediğimi fark edince kendime geldim. Ve yürümeye başladım.

Fakat sinirim bozulmuştu. Böyle bir şey başıma ilk kez geliyordu. Hem de gündüz vakti. Ben aynı bendim, sadece önceki gün aldığım kırmızı pantolon yeniydi. Gerçi, acaba diye almıştım ama. Kırmızı nedeniyle olabilir miydi ? Yok, daha neler, boğa mıydı bu herifler. O sırada takıldığım birahanenin önüne gelmiştim, eve gitmekten vazgeçip bir bira içmeye karar verdim. Biraz alkol sinirlerime iyi gelebilirdi..

Tam hafif hafif demleniyordum ki, garson elinde başka bir bira ve çerezle geldi. Onları masaya koydu. Gizli bir iş çeviriyormuş gibi kısık bir sesle “Şu karşı ki beyefendiden” dedi, “Nasıl?” dedim bir anlam verememiştim, “Beyefendi ısmarlıyor” dedi bu sefer garson, nedenini sordum, nedenini bilmiyordu garson, “al götür şunları” dedim “asabımı bozmayın benim”, “peki” dedi garson getirdiklerini geri götürdü. Az önce pis pis sırıtıp bıyıklarını buran herifin suratı bir anda düştü, yüzüne efendi maskesini taktı. “Allah belanızı versin” dedim hışımla. Oturduğum yerden fırladım. Herkes döndü baktı. O sinirle kaçarcasına kapıdan çıktım. Garson da arkamdan. “Hesabı ödemediniz beyefendi” dedi, “o aşağılık suratlı ib.e ödesin” dedim. Gözümden ateş çıkıyordu. Garson taş gibi çakılıp kaldı orda. Sinirle yürümeye başladım. Biraz yatışayım derken tam tersi olmuştu. O hızla meydana geldim. Atatürk anıtının çevresi her zaman olduğu gibi resim çektirenler, poz verenlerle doluydu. “Allah çektirmesin” diye bayat bir espiri yaptım kendimi rahatlatmak, unutmak için. Öyle olmadı. Gözünü kan bürümüş hırpani kılıklı herifin biri bana yaklaştı “yesinler senin o kırmızı pantolonunu” dedi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Beyin yine mesajını verdi “Kaç ya da savaş”, bu sefer kaçacaktım, arkama bakmadan koşmaya başladım, herif arkamdan bağırıyordu “gösterelim anam” diye.

Bir süre hiç durmadan koştum. O kadar hızlı koşuyordum ki, üstümdeki bütün renkler birbirine geçip, seçilmez oluyordu. Sonunda koşmaktan yoruldum, nefes nefeseydim, durdum. Bir butiğin önündeydim. Vitrinde siyah bir pantolon duruyordu. Siyahı alıp kırmızıdan kurtulacaktım. İçeri girdim. “Vitrindeki siyah pantolonu alacağım” dedim, jöle manyağı olmuş siyah gömlekli tezgahtar çocuk nazik bir ifadeyle “tabii şöyle buyrun” dedi, o arada “pantolonunuzun rengi çok güzelmiş” dedi. Bütün bunlar şaka değildi, rüya da değildi, sinirlerim yine zıpladı: “t.şak mı geçiyosun lan benimle, ağzını burnunu kırarım senin”, beklemediği bu tepkiyle çocuk neye uğradığını şaşırdı, “yok beyefendi ne münasebet”. Siyah pantolonu hırsla aldım, kabinde değiştim. Parasını ödedim. Tezgahtar azarlanmış bir çocuk gibi boynunu bükmüştü. Acıdım. Biraz da gönlünü alayım diye, “Rengini beğendiğin şu pantolonu al, senin olsun, umarım güzel günlerde giyersin” dedim. Yeni siyah pantolonumla huzur içinde sokaklarda yürümeye başladım.


21 Ekim 2018 Pazar

Kapı


Evde uzanmış roman okuyordum. John Fante… Bunker Tepesi Düşleri… Yirmi birinci bölüme gelmiştim. İki gün önce yaşadıklarımı okuyordum. Bire bir… Tam tamına… Eksiği fazlası yok… Romandan çıktım kendime girdim oysa kendimden kaçmaktı niyetim. Burnumun direği sızlıyordu. Tanıdık bir ruh hali… Bıraksam ağlayacaktım hani. Ağlamadım sıktım kendimi. O derece kendimle, oysa niyetim kaçmaktı kendimden. Arturo Bandini “seni seviyorum” diyordu, ben de öyle söylemiştim iki gün önce, Helen Brownell, sırtını dönüyordu, sen de dönmüştün, Helen Brownell “git” diye yalvarıyordu, “Seni burada istemiyorum. Katlanamam.” “Lütfen kalmama izin ver. Eski odamı tekrar ver bana.” diyordu Arturo Bandini umutsuzca. Ben de eski yerimi istiyordum, eski kokunu, eski dokunuşlarını, eski sesini istiyordum; Helen Brownell cevaplıyordu senin yerine “İmkansız. Odan dolu. Lütfen git.” Burnumun direği sızlıyordu. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. O hızla çıkıp kütüphaneye gidiyordum. Deli gibi kitap rafları arasında geziniyordum. Üç beş kitap alıp eve kapanacak, romana girecek kendimden çıkacaktım. Öyle de yaptım. İki gün boyunca… Romanın kapısını açtım girdim. Kendi kapımı açtım çıktım.


14 Ekim 2018 Pazar

Öyküler : Tekinsiz Bir Gece


Arnavut kaldırımlı sokağın taşlarını sayar gibi yürüyordum. Sanki taşların altında gizli bir şeyler vardı, beni buraya kadar getiren şeyin ne olduğunu söyleyecekti; o taşların benzeri taşları gördüğüm başka bulvarlar, sokaklar geldi aklıma, hayatımdan kesitler görmeye başladım. Kendimle böyle oyalandığım bir anda kendimi buğulu camlı, sigara dumanlı bir barın eşiğinde buldum. Hala kendimdeydim, ama içerdeki kalabalık, melankolik, loş ışıklar, ahşap duvardaki sıcak aplikler, bir köşeye sıkışmış küçük maun Amerikan bar, ufacık loş bir sahnede şarkı söyleyen cılız sesli zayıf, hatta ince bir kadın şarkıcı… Fransızca bir şarkıyı  söylüyor, daha doğrusu fısıldıyordu…

Ve hüzün, evet, bu bara hakim olan tek şey hüzündü, içerdekiler nerdeyse hiç konuşmuyor ya da konuşuyorlardı da onları kimse duymuyordu. Sanki benim gibi yolunu şaşırmış, kafası karışmış, biri için uygun görünüyordu herşey. Merak ediyordum, kendimle ilgili pek çok soruya cevap veremiyordum, neden evden çıkıp şehrin hiç bilmediğim sokaklarında geziniyor, neden hiç tanımadığım insanları takip ediyor, neden onlarla ilgili kafamda bir hikaye, bir yaşam kırıntısı bulmaya çalışıyordum, kafamda cevaplanmamış sorular dönüyordu.

Şehrin o yakasından kalkıp gece vakti buraya geçmek, üstelik soğuk bir kış günü pek de akıllca bir şey değildi. Seyrettiğim filmler, okuduğum hikayeler değil sadece, onlar, evet, seviyordum, beni oyalıyorlardı, bana başka yaşamları, hayatları gösteriyorlardı, üstelik bu oldukça konforlu bir şekilde oluyordu, ayaklarını uzatıp, sıcak bir kahve ya da sıcak hazır bir çorbayı büyük bir fincandan yudumlarken sahneler, resim kareleri hızla geçiyordu…

Dünya sineması, hikaye anlatma endüstrisi bizleri rahatlatmak üstüne kuruluydu, makinanın tuşuna dokunmak ve ayaklarını uzatmak yetiyordu sadece, o andan itibaren, istersen uzaya bile gidebilirdin, sanal bir sevgili bulabilirdin, ama dokunmadan, dokunursan bu sana pahalıya patlardı, ne kadar olduğu o koşullara ve ne kadar şanslı olduğuna bağlıydı ve sıcak domates çorbanı dilini yakmadan içmeliydin.

La Vie En Rose adlı şarkıyı söylüyordu buğulu camlı, sigara dumanlı küçük, giriş katındaki barda yemekten çok kahve ve sigarayla beslendiğini düşündüğüm bir grisini çubuğuna benzeyen şarkıcı, şarkıyı sadece söylemiyor, onu yaşıyordu ve sesi gerçekten Edith Piaf’ın sesine benziyordu.

Çevreme bir kez daha ama daha dikkatli bakındım, oturduğum yüksek bar taburesinde sağa sola dönmeye başladım hafifçe. Bir noktaya bakarak içki içmeyi sevmezdim, bu şekilde içki içen birini gördüğümde, yani böyle biri bakışlarını sabitlemiş, dirseğini ahşap bar tezgahına dayamış ya da çenesi elinin ayasında dirseği tezgahta, bakışları dediğim gibi sabit olan ve sabit bakışları önündeki cam raflarda envai çeşit içkiler dizilmiş büyük bir aynada buluşan birini görsem, adamın bakışlarının odak noktası olan o noktada buluşurdu benim de bakışlarım.

Barın ucundaki taburede oturan kemerli burnu hemen göze çarpan, iri cüsseli , orta yaşlardaki adam tam da anlatmaya çalıştığım gibi bakıyordu tam karşısındaki aynaya, yalnız adam başını iki elinin arasına almıştı dirsekleri bara dayalıyken. Adamın bakışları sert, deliciydi, sanki bir fırtına kopuyordu içinde. Önündeki içki bardağı boşalmıştı ve suratının kırmızılığına bakarsan epey yuvarlamıştı bu bardaklardan. Adam hiç kıpırdamadan şişelerin arasından akseden aynadaki yüzüne bakıyordu, daha doğrusu gözlerine bakıyordu, gözlerinden yayılan parlak bir ışık barın duvarlarındaki apliklerin sıcaklığıyla birleşiyor, ani ısı değişikliklerine neden oluyordu.

Adamın derdi neydi belli değil. Adam baktıkça, baktıkça, sanki adamın yüzü aynadaki aksinde kayboldu ve şişelerin arasında sadece gözleri görünmeye, sonra gözbebekleri büyümeye başladı; bir şey sanki adamı o noktalara gözbebeklerine çekiyordu, bir akım olduğu, bir hava akımı, bir elektrik olduğu besbelliydi, sağıma soluma baktım bu akımı hisseden, gören var mı diye, herkes kendi halindeydi, benim dışımda barda oturan tek müşteri olan adamın içinde bulunduğu ruh halinden kimsenin haberi yoktu. Masalarda oturan bar müşterileri yine fısıldar gibi konuşuyorlardı. Barmen kendi havasında bardakları kuruluyordu. Adamın kaşları daha çatıldı giderek. Sanki dünyaya kızmış başka bir dünyaya yolculuğa başlamıştı içinde. Aynadaki gözlerine baktım, adamın gözlerini aynadan görüyordum, birden gözler kayboldu ve aynada bir delik açıldı, bir kara delik ve delik hızla büyüdü, bir insanı içine rahatça alabilecek kadar genişledi ve birden adamı içine çekiverdi, hızla, birkaç saniye içinde.

Adamın kara delik tarafından vakumlanması, delikten içeri pike yaparak girmesi, Jack Daniels şişesine ayağını çarpması, doğal olarak şişenin yere düşmesi, ama düşmüyor… Şişe düşecek diye beklerken, yani şişenin havada ki süzülmesi birkaç saniyeliğine adamın kayboluşunun yanına bir garnitür gibi dizilirken, at kuyruklu, akşam mesaiye başlamadan önce bir spor klübünde Body çalışan, aynı zamanda son sınıfta Yaratıcı Yazarlık dersleri alan ve bu bardaki bütün delikleri ama kara ama pembe bütün delikleri bilen barmen bir zamanların ‘Kedi’ lakaplı efsanevi kalecisi Ricardo Zamora Martinez gibi sıkı bir  plonjonla Burbon Viski şişesini yakalıyor havada. Belliki barmen çok deneyimli, defalarca bu şişeleri havada yakalamış. Barmen iki şeye tanıktır; bir şişenin düşüşüne, iki gizemli aksiyon sahnesine tanık oluşuma, bu durumda ikimiz de tanık olarak bakışıyoruz, ve sanki bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi bir havanın içine giriyoruz…

Barmen beni ilk kez görüyor bu daha önce hiç gelmediğim Arnavut kaldırımlı ara sokaktaki karanlık ve gizemli barda. Az önce paylaştığımız sırrı, yani burda kara delikler olduğunu herkese ifşa etmemem için bana yaklaşıyor ve hala fısıldayarak şarkı söyleyen ve sanki hayat boyu orda kalacakmış gibi duran sahnedeki şarkıcının fısıltılı sesinden bile daha alçak bir tonda fısıldayarak bana içki ısmarlamak istediğini söylüyor, benden diyor, kabul ediyorum tereddüt etmeden. Anlaşıyoruz sessizce burda olup biteni kimseye anlatmayacağıma dair.

Barmenin ısmarladığı Double Jack Daniels Burbon viskiden sonra iyice ısınmış bir şekilde çıkıyorum bardan, çıkarken son bir kez bakıyorum sahnedeki şarkıcıya ve gözlerinin görmediğini anlıyorum. O hep sahnede kalacakmış gibi söylüyor sarkısını sonsuza kadar… La Vie En Rose, o kadar hüzünlü söylese de hayatın bir yanı da La Vie est Belle.

Arnavut kaldırımlı sokağın taşlarını adımlarken, loş sokağın başında, içerde kaybolan adama benzeyen bir silüet görüyorum, bir gölge gibi kayıyor gecenin içinde ben de peşinden sürükleniyorum, ikimiz de gecenin karanlığında kayboluyoruz. 



7 Ekim 2018 Pazar

Kıyıya vurmayan balık suyu farketmez


Dün akşamın tuhaf ruh hali muhtemel ki Cortazar’dan gelmişti; atlatmam için biraz okumalar yapmak zorunda kaldım; Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz’e dair bir karar vermek için erken diyorum ama kitabı okumaktan çok uzağım belki yeni bir roman başlangıcı için uygun bir akşam değil, romandaki isimler uzaydan gelmiş yaratıklar gibi, metin ise var olmayan bir hiçliği anlatıyor sanki. Kitaplığa geri koyuyorum.
Fakat Ben Tek Siz Hepiniz hemen yakalıyor beni, aklımda hangi öyküler kalmış, Nakavt, Cenaze, Gizli Kamera, hemen aklıma gelenler. Hakan Bıçakcı daha çok öykü yazmalı bence romana göre çünkü kendi öykü dünyasında karavana ihtimali çok düşük.
Geçen ayın OT dergisini yeni elime alıyorum. Yarısına kadar okuyorum. Rewhat’ın Yukardaki Youtuber adlı öyküsü ve çizgileri yukardan aşağıdan kavrıyor anı, derginin kapağına indeksliyorum. Öteki öyküler günü kurtarmaktan ötede değil, Hakan Bıçakcı bile. Fakat sürekli onikiden vuramazsın diye hatırlatıyorum kendime.
“Kıyıya vurmayan balık suyu farketmez” yazmışım cep telefonuma nerden esinlendimse.
Muhtemelen vapurdaydım. Bir an önüme, arkama, sağıma, soluma baktım. Sobe diyesim geldi. Bir kişi hariç herkes cep telefonunun ekranına bakıyordu en ciddi halleriyle, o bakmayan bir kişi de simit yiyordu, o da simitini yedikten sonra bakar.
Modernite herkesi aynılaştırıyor özgünleştirme masalıyla. “Ne” olduğu değil “nasıl” olduğuyla ilgili bir masal bu. Masal yine aynı masal ama anlatıcının anlatışı farklı. İnsan sayısı kadar anlatım şekli olsun. Ürünlerin görünüşleri sürekli değişsin; mesela cep telefonunu başka türlü anlatabilirsin, tak-çıkar kapaklarıyla kendi tarzını yaratabilirsin, otomobilini modifiye ya da fabrikadan isteğe bağlı donatımla alabilirsin, motosikletini custommade sipariş edebilirsin, evini bir iç mimara dekore ettirebilirsin. Bunlara gücün yetmiyorsa, indirimli satışlardan edindiğin yeni giysilerinle kendine yeni bir tarz yaratabilirsin. Nesneler üstünden farklı anlatımların monotonluğu kırdığına koşullanmış dünya. E3 modeli Q4 modelini döver, Z7 A2’ye  haliyle fark atar, yerinizi alın, kemerlerinizi takın, kalktık, küresel köyümüze hoşgeldiniz.
“Kıyıya vurmayan balık suyu farketmez” ekonomik krize dair bir cümle olmalı.




30 Eylül 2018 Pazar

Axis Mundi


“Öyle bir ruzigar ki,
Kendi gitti,
Adı bile kalmadı yadigar,
Yalnız tek bir beyit kaldı kahve ocağında el yazısıyla yazılmış :
“Ölüm Allahın emri”
“Ayrılık olmasaydı”

Robin Williams’ın Aşkın Gücü adlı filmini seyrederken aklıma Orhan Veli’nin Kitabe-i Seng-i Mezar adlı şiirinin son mısraları geldi. Chris (Robin Williams)  kendi cenaze töreninde ruhunun dünyadaki son anlarında eşi, perişan vaziyette Anie’ye sokulur tıpkı Ghost filminde Patrick Swayze’nin Demie Moore’a sokulduğu gibi. Onu öteki dünyaya götürecek Melek şöyle der Chris’e “Sen yok olmadın, sadece öldün.” Bu fantastik-romantik türdeki filmin sloganıysa filmi özetler nerdeyse: “Yaşamdan sonra pek çok şey var…”



Kapalı, kasvetli ve koyu gri bir Eylül pazarı. Havada ölüme benzer bir şeyler var. Edebiyat ve sinemayla atmosferi değiştirmeye çalışıyorum.

Filme okumakta olduğum Murat Gülsoy’un Baba, Oğul ve Kutsal Roman’ adlı romanına ara verdiğimde geçmiştim. Tesadüf ki en son okuduğum bölümde de ölüm teması var. “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında.” Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Aşiyan’daki mezar taşında yazılıdır. Romanın yazar olan karakteri Tanpınar’ın mezartaşını kendine bir Axis Mundi olarak belirler, sonra şu satırları okuruz : “Aslında ölümden korkmuyorum. Korktuğum bu değil, hayır. Ölümle asla karşılaşmaz insan, dolayısıyla korktuğu da bu olamaz, benim korktuğum, korku da değil bu, belki kaygı denebilir, evet, kaygıya daha yakın, bir gün gelip de var olmayacak olduğunu bilmek. Ve daha kötüsü o günün çok yakında olduğunu hissetmek. Dolayısıyla yaşanacak şeylerin ne kadar azaldığını fark edip dehşete kapılmak.”


Ölmekten korkmak değil, bir gün gelip de var olmayacağını bilmek. Az önce seyretmekte olduğum filmdeki meleğin Chris’e söyledikleri : “Sen yok olmadın, sadece öldün.” Romandan ve filmden aldığım ölüme dair kesitlerdeki iki farklı görüş. İki ayrı dünya görüşü dolayısıyla iki ahret inancı. Metafizik ve dünyevi…


İki farklı sanat türünde peşi peşine tesadüf ettiğim ölüm imgesinin çağrıştırdıkları…

“Sen yok olmadın, sadece öldün.”

Sanki daha teselli verici…



İnce Bir Boşluk

Ekrandaki dudaklar birbirine dokunacaktı nerdeyse ama izin vermedi paus tuşuna bastı. Oda loş. Bir saat sonra gece yarısı olacak, kalktı, ...