21 Kasım 2020 Cumartesi

Yılankavi Çıkmazı


 I

Şimdi O Beyoğlu’nda, Taksim’de , Beşiktaş’ta Barbaros’a bakar, Galata’da kuleye sırtını vermiş çay içer. O her yerde… O hiçbir yerde…

”Ey deniz! Sen bile ıslanırsın / Ben senin sonsuzluğundan bir alkolik çocuğum”

Bir kağıt çıkar, mısralar yazılır:

“Bir sıra yalnızlıktan bir alkolik çocuğum”

Şiirler… Gece… Edip Cansever’in şiirleri… Bir sıra şiirden şiirler…

“Bir adam kendi tiyatrosunda, tamam”

Defteri açarım, bir at çizerim, atın şiirlenme saati, sevinçle geviş getirir.

 “ Benim olmayan bir sevinç duyuyorum”

Benim olmayan bir sevinç duyarım. Ama duyar duymaz benim olur. Ben yaptım. Paylaştım sevincini. Paylaştım paylaşmak isteyen olur diye. Vakit geçer. Bir gece daha yaşarım.

“ Benim olmayan bir şeyle yaşlanıyorum”

Bizim olan ne? Şairler, yazarlar çıkagelir, hayaletçe konuşmaya başlarız.

“ Su akar ben akarım vakit yok bakışmaya”

Doğa bir ödül sunmuştur. Akıl! İşine akıl ermez!

“Doğanın bana verdiği bu ödülden / çıldırıp yitmemek için / iki insan gibi kaldım / birbiriyle konuşan iki insan”

II

1945-1955 arasında, Beyoğlu, Taksim, Galata yine yerli yerinde, henüz ben yokum, babamın bıyıkları yeni terlemiş, elinde bir fotoğraf, Tünel’in girişinde bir tramvay, arar… o yılların hayaletletiyle konuşmanın uçuran bir yanı var. Durmaksızın. Taşar gibi.  

“Adam ha babam koyuyordu”

İnci’nin önüne geldik. Kızlar limonata içelim, dedi. İşim var, dedim, oysa param yoktu. Sonra büyüdüm, paralandım, Allah’ın günü düştüm oraya, kayıp bir vaktin peşindeydim, işte o vakit gördüm seni, yine o mermer masayı kapmıştın, ufacık kağıtlara bir şeyler yazıyordun, -şiirmiş-. Beyoğlu’ndan envai çeşit tip geçiyordu şıpıdık terlikleriyle. Kayıp vakitlerin kızı hiç geçmedi. Bilmiyordum. İyi oldu, ben de mermer masayla dost oldum.

“masa da masaymış ha…”

“aklında olup bitenleri koydu

Ne yapmak istiyordu hayatta

İşte onu koydu

Kimi seviyordu kimi sevmiyordu”

III

İki kulak arası mesafede unutulan toplamın hikayesi...

Sakin. Sessiz. Sükut içinde. Çoğunlukla suya yazılmış.

IV

“…alıştım pisi pisine / alıştım bir kere işim iş / bir de utanmak olmasa / dünyayı seviyorum demektir “

Utanmak bitirir bizi.  çok korkarız utanmaktan. Devam etmenin koşuludur kıvam. Mukavemet eden içimizdeki kavi. Bir yılan ne kadar kıvraktır oysa. Bu yüzden işte yılankavi, denir. Bir de sokak adı olsa!

V

“Gökyüzü karışıksa kuşların işi

Sonra benim bir kötü huyum daha

Anlatmak istemem kendimi”

 Sahi kuşlar, yeri geldiğinde, onca yolu, neden teper?

Dünkü gündü, bu yıl geç kalmışlar, Helsin’ki nire Etiyopya nire, uçacaklarmış.

“onlar mı bu sürüylen?”

VI

Onlar da olmasa. Sen de olmasan. N’olcak?

“şunu sevdim, şuna özendim, şununla yetindim sonunda”

Bazen… kimi zaman… an gelir de… kısacık…

“Ben miyim şimdi nerede?”

“Ben çok ey!”

VII

Kim bulmuş ki kendini. Kim ne anlamış ki kendinden. Tanıyorum seni “ben Ruhi bey” demişti “nasılım?”

“gün gibi parlıyor tırnaklarım”

“anlıyorum bir aşk dolanıyor üstümde”

“kalbim, serseriliğim benim”

VIII

“pek tuhaf! Ben de sahanda yumurtayı kıskanırım…”

İşte bu nedenle!..

 

*** Tırnak içindeki mısralar Edip Cansever’in muhtelif şiirlerinden…      

  

 

18 Kasım 2020 Çarşamba

Şifa Yolunda

 


Kimi söz var insanın içine işler… Güne iki zat-ı muhteremin sözüyle başlıyorum “Bu dünyaya var olmaya değil yar olmaya geldik.”* “Yâr olmaya geldik!” ne hoş bir temenni, bir insan hayatını “yâr olma” düşüncesi üstüne kursa, yavaş yavaş ötekiler de o iyilik kumaşını dokusa, yanıyla, yöresiyle, ufkuyla hemhal olsa “iyilik” kendini gösterse... İyilik ve güzellik, dilde, cümlede, kelimede, harfte iken…

Bir başka kitabı açıyorum, “Cenab-ı Aşk”** “…sözcüğü yarabildiğimiz kadar yarıp kökünde gizli yargıyı oradan çıkarmayı deneyelim.” Cümlesine  bakıyorum, yar kökenli kelimeler dikkatimi çekiyor, “sözcüğü yarmak, gizli yargıyı çıkarmak” bir kelime var bir de kelimede gizli mana, yargı ve katmanlar var, kabuk çatlayınca içerdeki aralanıyor, bir süre sonra açılıyor.

“Yâr, yarmak, yargı”. “Yâr” çevresindeyim. Sözlüğü açtım. “Yâr” kelimesi farsça kökenli, dost, sevgili, yardımcı gibi anlamlara geliyor. Bir de “Yâran” var, o da  “dostlar” anlamında, “Yâr” kelimesinin çoğulu “tuttu beni ol söz ile yaran – davaya gerek gel imdi bürhan- Galip Dede” , söz beni tutuyor, birlikte Galip Dede Yokuşundan çıkıyoruz. Beyatlı’da bu yokuştan geçerken şu mısrayı yazmış “Yâranla tarab yâr ile sohbet dileriz” Şimdi “tarab” kelimesinde biraz durmalı, tarab yönünde, bakalım nereye varacağız.

Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca sözlüğünde “Tarab” kelimesinin karşısında şunları görüyoruz “Sevinç, şenlik, iç açıklığından gelme coşkunluk” Sâmipaşazade Sezai’nin şu cümlesiyle kuş cıvıltıları içinde bir koruda yeşillikler içinde dinleniyoruz sanki “Bahçede, sabah letâfet ve şâşasıyla kuşlar kem’al-i şevk ve tarabla nağmesaz olmağa başladı” Tarab ve yeşilin envai tonları, dinlendirici havası birleşince yolumuz Tarabya’ya kadar uzanıyor. Tarabya korusunu ortadan kesen yeşillikler içindeki Postacı Halil Sokağın indiği sahilde Big Chefs-Tarabya karşımızda, bu restoranın yerinde eskiden Tarabya plajı vardı ki, İstanbul sakini için Tarabya biraz da Tarabya plajında boğazın püfür püfür serin rüzgarına kendini bırakıp serin sularına atmak anlamına geliyordu.

Oldu olacak biraz da İstanbul’un bu mutena ve güzide, deniziyle, yeşil doğasıyla maruf Tarabya semtinin adı nerden geliyor, bir göz atalım.  Tarabya bir zamanlar ortodoks bir psikopos tarafından şifalı suları nedeniyle “Therepia” diye anılmış***. Mitolojik efsanelerde ise adı “Pharmakeus (Farmakeus-Zehirleyen)” diye geçiyor, nedeni Argonotların peşindeki lanetli büyücü Medea, antik tragedyanın kıskanç kişiliği Argonotları takip ederken, buraya, bugünkü Tarabya sahili boyunca zehrini dökmesi... Mitolojik bir çevre kirliliği ile karşı karşıyayız… Kimi zaman doğa zehirden şifa yaratır, burda da öyle oluyor ve suya karışan zehir zamanla bazı hastalıklara şifa veriyor ve halk “farmekeus-zehirleyen” yerine “Therepia-şifa”  demeyi tercih ediyor, zehir bir yerde panzehirdir, bu nedenle tababet ilminde yılan remzi kullanılır, latince eczacılık anlamına gelen “pharmacy” kelimesi de yine “farmakeus-zehirleyen” kelimesinden gelir. Tarabya semtinin adı da zamanla “Tarab” ve “Therepia” kelimelerinin uyumuyla oluşmuş olmalı.

Kaynak :

* Başı Sınuklar için Kılavuz - Kemal sayar

** cenabı-ı aşk - Dücane Cündioğlu

*** Ne demek İstanbul? Önder Şenyapılı

Hülasa : Yâr ile başlayan kelime gezintimiz, İstanbul’un güzide bir gezi durağı Tarabya semtine çıktı. Hatıraların gönül dili titredi, Tarabyalı günler canlandı, o günlere dair bir mektup yazmak vacip oldu. Sözü Yahya Kemal Beyatlı’nın bir rubaisiyle bitirelim:

Tercih / Yahya Kemal Beyatlı

“Dünyada ne ikbal ne servet dileriz
Hattâ ne de ukbâda saadet dileriz
Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde
Yaranla tarab yâr ile vuslat dileriz.”

12 Kasım 2020 Perşembe

Mutluluğa Dair

Bu gece eski bir dostumla karşılaştım. Yıllar var görmüyorum.“Mutluluk adalarına sıradanlığın denizlerinden varılır”, gibi bir şeyler yazmıştım Taksim’deki evin tavanına. Bizde daha çok aforizmalarıyla tanınan Stanislav Lec’in bir sözü müydü bire bir yoksa zihnimdeki bir versiyonu muydu doğrusu pek hatırlayamıyorum, otuz yıl önceki bir mevzudan bahsediyorum çünkü. Hafızanın zaman zaman bizi şaşırttığını düşünüyorum, bu gece beni şaşırttı mesela, hikayesi şöyle : gece yarısına doğru, elimdeki bir yazı taslağını gözden geçirip, ayıklayıp, parçalara ayırırken, mutluluğa dair kısımlar ilgimi çekti. Bazılarını kopyalayıp, başka bir sayfaya yapıştırdım, ilaveten kütüphanedeki birkaç  yazarın “mutluluğa dair” yazmış olduğu referans niteliğindeki kitaplarını da yanıbaşıma koydum, artık bir “mutluluk kompozisyonu çizmek” için herşey hazırdı, sadece ilk cümleyi bulmalıydım.

Ve  “Mutluluk adalarına sıradanlığın denizlerinden varılır” cümlesi, otuz yıl önce, yatak odamın tavanına yağlı pastel boyayla yazdığım cümle, her sabah gözümü ilk açtığımda gördüğüm cümle, yirmi yıldır görmediğim cümle çekmecenin en dibinden çıktı karşıma. Söz Stanislav Lec’e mi aitti yoksa ben yıllar boyu her sabah  uyandığımda tavandaki sözü okuduğumdan bana ait olduğunu mu sanıyordum? Aslında onun ya da benim pek de önemi olmamalı, bütün sözler aslında başka birinin söylediği bir sözün bir başka bir biçimi ya da bire bir aynısı olduğunu düşündüğümüzde! Oysa, aksine, bizler, sözlerimize duyduğumuz hayranlıktan olsa gerek, sözlerimize gereğinden fazla değer biçiyoruz, iktibas edilemez ya da alıntılanırsa telmihte bulunulması, referans gösterilmesi, vesaire…  Sözü uzatmadan, bu yazının hikayesine geleyim, dedim ya insan sözüne yapışır diye, ben de aşağı kalmadım, “benim neyim eksik” dedim, tuttum, google marifetiyle “Mutluluk adalarına sıradanlığın denizlerinden varılır” yazdım, ilk sıradaki bulgu hiç yabancı gelmedi, şöyle :

mutluluk adalarına sıradanlığın denizinden varılır

Arama Sonuçları

Web sonuçları

Hayal Kahvem: "Mutluluğa Yolculuk"

hayalkahvem.blogspot.com › mutluluga-yolculuk

27 Mar 2011 — "Mutluluğa Yolculuk" ... Bir zamanlar Taksim'deki odamın duvarına, mutluluğun adalarına sıradanlığın denizlerinden varılır diye büyük harflerle ...”

Siteye, tıkladım ve yazıyı okumaya başladım :

                            Mutluluğa Yolculuk

 "Hayat bir çemberin içindedir. Tek bir çember. Oysa ne güzel olurdu, birbirinden ayrı bir çok çemberin içinde yaşamak. Birbirine bağlı olmayan, birbirinden tamamen bağımsız çemberler. Her biri apayrı çember olduğundan bir çemberden çıkıp öteki çembere girdiğinde, bir öncekinden bambaşka bir dünyaya girdiğinden ve öncekiyle hiç bir benzerliği olmayan bir dünyada bambaşka biri olabilirdin böylece. Güzel olurdu, tek bir çembere hapsolmazdık. Oysa yaptığımız şey koskocaman bir dünyayı, uzun gibi görünen ama aslında kısacık bir zamanın içine yerleştirmeye, ondan büyük bir resim yapmaya çalışmak; resme kattığımız ne varsa o güne kadar bize sunulan birbiriyle bağlantılı parçalardan oluşuyor; en bölük pörçük dediğimiz hikayede bile derinlerden sızan bir geçmiş göze çarpıyor. Oysa ne güzel olurdu geçmişi geçtiğimiz çemberin içinde bırakmak ve bambaşka, yepyeni bir insan olarak öteki çemberin içinde yaşamak. Hayat bir çemberin içindedir. Ve ne yazık ki, onca yıl uğraşıp, didinip bir resmi tamamladığımızda o resimden mutlu olmuyoruz; resmi oluşturan unsurların içinden bazılarını ayıklamak atmak istiyorsunuz resminize bakarken, ama bu mümkün değil artık, resminiz için seçtiğiniz ne varsa geri dönüşü olmayan bir yolda sizinle birlikte artık. Resminizi yaparken özgür olduğunuzu zannederken bir de bakıyorsunuz ki, resminiz herkesin bir yerinden dokunduğu parmak izleriyle dolmuş, parmak izlerini silmek istiyorsunuz ama iş işten geçmiş, parantez kapanana kadar sizinle birlikte, sizden sonra da sizin bu hayat çemberinin içinde sizin dokunduğunuz diğerlerinin resimlerinde yer alacaklar. Farkında olmadan, görünmez ağlarla bağlanmış olarak, bilinmeyen bir yerden gelen bir etkiyle, bize ait gibi görünen bir hikayeyi yaşıyoruz, ama bunun farkına varıyor bazılarımız bir şekilde, kişiliğimiz, kimliğimiz bunda rol oynuyor, tek bir çemberin içine hapsolduğumuzu anlıyoruz, çemberden çıkmaya çalışıyoruz o zaman. Hayat tek bir çemberin içindedir ve o çemberin içindeyken mutlu olan her kimse çok şanslı bir insan olmalı. Ve inanırım bir mutlu olma sanatı vardır. Ve inanırım mutluluk çemberin çapına değil, o çapın içine kattığınız şeyi nasıl kattığınızla ilgili. 

La Fonten’in dediği gibi mutluluk elde ettiğini sevmektir, Montaingne’nin dediği gibi mutluluk bir şeye sahip olmak değil, sahip olduğumuz şeyin tadına varmaktır, bu mutlu olma sanatının önemli bir kuralıdır. İki yazarı da saygıyla anıyoruz, söylediklerine katılıyoruz, kesin bir formül sunuyorlar, tek bir çemberin içinde nasıl mutlu olacağımızı kesin bir dille, yalın bir şekilde bildiriyorlar bize, ama yüz yıllar öncesinin dünyasında. Oysa Andre Maurois, geçen yüz yılın üçüncü çeyreğine kadar yaşamış Fransız yazar başka çemberlere gereksinim duyuşumuzu haklı çıkaran şu sözleri söylüyor “İnsanın beklediği mutluluk, tatmakta olduğu mutluluktan daha güzeldir.” Andre Maurois’in yorumu doğaya yabancılaşan insanın kendi içine bakma becerisini kaybettiği yönünde, o da Rimbaud gibi yaşamın başka yerlerde olduğunu düşünüyor. Modern insan kendine yabancılaşmış ve sanatçı insanın insanlığını anlaması için bir görüş getirmeye çalışıyor tersine bir sistemde yaşamasına rağmen. Bir zamanlar Taksim’deki odamın duvarına, mutluluğun adalarına sıradanlığın denizlerinden varılır diye büyük harflerle yazmıştım, mutlu olma sanatına gerçekten inanmak için, her gün bakıp inanacaktım, ama tüm çabama rağmen, hayatın tek bir çemberden ibaret olduğunu bilmeme rağmen, zaman zaman ne güzel olurdu birbirinden ayrı bir çok çemberin içinde yaşamak, diye düşündüm yazıya başlarken düşündüğüm gibi. Şimdi odamın duvarına yazmıyorum ama buraya yazıyorum, mutluluk varılacak her hangi bir yer değil yolculuğun kendisidir. "

Arama motorunda karşıma çıkan yıkardaki yazının  birinci bölümünde yazının bana ait olup olmadığı hususunda bir tereddüt yaşadım, galiba, ikinci bölümün sonuna doğru emin oldum yazdığımdan. 27 Mart 2011… Dokuz yıl sonra karşılaştık, ben yazmışım gibi, esintiler var,  gözüm ısırıyor, eski bir dosta rastlamanın sevinci, biraz da buruk öte yandan, çünkü yıllar geçmiş, yaşlanmakta olduğumu hissettirdi bu karşılaşma, fakat silkeleniyorum, n’oluyor, şunun şurasında ne yaşadık ki? Hiç ölmeyeceğiz öyle değil mi? Daha çocuğuz be! İşte şu alemde, şu suya yazdığımız, yazılar, kelimeler, bir başkasının zihninde, hafızasında döngüsel bir varolma ihtimaliyle kendine bir yaşam bulamaz mı? Önce “Söz” vardı çünkü! İnsan bir de bunu arar biteviye… Fakat insan neden “iz bırakmak” ihtiyacı duyar? Sonsuzluk!.. Ölümsüzlük!.. Neyse girmeyelim, bu da ciddi bir konu, iki kelimeyle  anlam verilemez,  ayrı bir sayfa açmalı, belki başka bir sefer…  

Son sözü söylemeden önce, “Mutluluk adalarına sıradanlığın denizlerinden varılır” google aramasında üçüncü sıradaki bulgudan bahsetmem gerekiyor :

mutluluk adalarına sıradanlığın denizinden varılır

Arama Sonuçları

Web sonuçları

www.meshursozler.com › oku › 20960-mutluluk-adalarin...

Siteyi tıklıyorum, sözün Stanislaw Lec’e ait olduğunu söylüyor ama yanında ki şu ibare dikkatimi çekiyor:

“Okuduğunuz Stanislaw Jerzy Lec alıntısında hata olduğunu düşünüyorsanız, çekinmeden bizimle irtibata geçiniz. Daha fazla için buyrun: Stanislaw Jerzy Lec alıntıları

Galiba onların da sözün Stansilav Lec’e ait olup olmadığı hususunda şüpheleri var. Dediğim gibi bunun pek de önemi yok. Bizler kollektif ve anonim bir kültürün mirasçılarıyız. İnsan olduğumuzun bilincinde olmamız bu kültürle nasıl bir ilişki kurduğumuza bağlı.

 

5 Kasım 2020 Perşembe

Sonsuza Kadar Birlikte...



Herşey bir karganın ahşap çerçeveyi gagalamasıyla başladı. İlk önce karganın pencere önünde yiyecek bir şeyler bulduğunu düşünmüş ama birkaç saniye içinde karganın ciddi ciddi çerçeveyi gagaladığını farketmiştim. Çerçeveler uzun zamandır bakım görmemişti. Bir anda karamsar bir duygu kapladı içimi, karga her ne halt ediyorsa, bunu daha önceleri de yapmış olabilirdi. Vaziyetten emin olmak için önce pencere camını tıkladım karga uçtu ve karşıki dut ağacının tepesine kondu. Tahmin ettiğim gibi karga arkasında yongalar halinde kıvrılmış boya parçacıkları, ahşap kıymıkları ve lifleri bırakarak uçup gitmişti. 

Evin iki ana cephesinden, ara bir sokağa bakan cephedeki bu pencere dediğim gibi sıklıkla kullanılan bir pencere olmadığından bir an gözüme değişik göründü, şöyle evinin penceresinden keyifle sokağa bakan biriymiş gibi hissettim kendimi. Aynı anda pencerenin orta kanadında, yine yonga yonga boya parçacıkları, kıymıklar arasında, sabah güneşi vurduğu için olduğundan daha açık karalıkta iki adet kara sineği üst üste gördüm. Resmen çiftleşiyorlardı!.. Daha önce hayatımda çiftleşen iki kara sinek görmemiştim galiba, belki görsel bir materyalde görmüştüm ama bu kadar yakından, kanlı, canlı ve heyecanlı, hayır… Fakat böyle heyecan içeren bir eylem için son derece durağan ve sabit görünen iki sinek siluetine benziyordu daha çok bir kol boyu uzağımda duran canlılar dünyasının bu küçük üyeleri. İyice dikkat kesilip, nasıl olacağını, ne olacağını beklemeye koyuldum. Arkadaki haliyle erkek sinek olmalıydı ve ara ara hareketleniyor, o hareketlenince alttaki dişi sinek acı çeker gibi, ince bir çizgiye benzeyen bacaklarından birini geriye kıvırmaya çalışıyor fakat erkek sinek yeniden soluk almak için durana kadar bir bacağı geride gergin vaziyette kalıyordu. Bu rutin ve monoton tempo, sadece ve sadece, aralıklı periyodik süreçlerle erkek sineğin bel, dişi sineğin bacağını gerip arkaya atmasıyla sonuçlanıyor ama nihai sona bir türlü ulaşamıyordu. Sinek cinselliği üstüne hiçbir fikrim ve tecrübem olmadığından, daha önce çiftleşen sinekleri dikizlemek gibi bir hatıram bulunmadığımdan, bir yargıya varamıyordum kolayca, bir sıkıntıları var mıydı acaba ? Birisi çıkıp “Bir çift kara sinek çiftleşmesi ne kadar sürer haberin var mı?” diye sorsa “haberim yok ama…” derdim öncelikle sonra “fazla sürmez herhalde!” diye tamamlardım sözümü, öyle ya, iki tane minicik, bazı uzuvları çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar, nihai sona, mutlu sona herhalde çok kısa sürede, şipşak ulaşırlar diye düşünmek sanırım hiç de uzak ihtimal olmaz.

İnsan bir noktaya sabit bir şekilde hem de bir beklenti içinde bakarsa bir süre sonra gözü dalıyor ya da odak noktası kayıyor. Bende de öyle oldu!.. Dikkatim dağıldı nihai sonu beklemekten, bu yeknesak ve biteviye tekrarlanan kesik kesik kıpraşmalar kabak tadı verdi sonunda, pencere pervazına iyice yerleşip sağa-sola, gelen-geçene bakmaya başladım. Dışarda pek de fevkalade bir şey yoktu aslında, işte bezgin bir kadın geçiyordu yılların yorgunluğuyla, elindeki poşetin şeffaflığında onlu bir yumurta ambalajı göze çarpıyordu, işte ergen bir getir-götür çalışanı motoruyla ters yoldan geliyordu –daima tersten çıkarlar- önümden hızla geçtiğinden ergenlik sivilcesi var mı yok mu anlayamadım, cadde tarafına başımı çevirsem orda pek çok araç yine aynı ısrarcı, yine vazgeçmeyen, yine tekrar etmeye mahkum bir enerjiyle peş peşe diziliyordu, içlerinden biri ötekinin tamponuna teyet geçerken öteki zaten ters gününde kalktığından oldukça ters bakıyordu ötekine, işte ötekiler ötekinin kesinlikle öteki olduğunu düşünmüyor, hissediyordu yine, en iyisi evde kalmalı, en iyisi dışardan uzak durmalı, diye öyle güçlü bir duygu kapladı ki içimi, bir anda bütün bedenimin güzel evimin odalarına çekildiğini, duvarlarında gezindiğini, ondan bir parça olduğunu duyumsadım ve yanıbaşımda, bir kol boyu uzağımda hala çiftleşmeye ya da tekleşmeye çalışan şu zavallı iki kara sineğe takıldı yine gözüm, nihai sondan umudu kesmiş olacağım ki nerdeyse unutmuşum onları.

Çocukluk yıllarımda yazları dedemin bahçeli evinde geçirdiğimizden, envai çeşit toprak numunesi, ağaç türü, meyva cinsleri arasında her tür hayvancığı, haşaratı, börtü, böceği, kurdu, görmek mümkün olurdu. Bir köy hayatı içinde kaplumbağa, kertenkele, kirpi görmek bir şehirli çocuk için hafıza defterinde meraklı bir hatırayı saklar yıllarca. Ben de çocukluğumun bazı soluk ya da siyah-beyaz bir film karesinden çıkmış gibi görünen resimlerini değil uzun zaman bugün bile hatırlarım. Mesela sık sık yol ortasında birbirine tersten yapışmış, birbirlerini ters istikamette çekmeye çalışan, kalça kaslarından birbirine vakumlanmış gibi kenetlenmiş iki köpek görürdüm. Bir anlam veremediğim bu anlamsız çabanın gizemini aralamaya çalışır, meraklı bakışlarımı civar esnafının, sakinlerinin eğlenir gibi davranışlarına kaydırırdım, “su serpin!” derdi birisi, ötekisi “kızılcık sopası en iyisi yoksa tekmil ayrılmaz bu kancıklar!” gerçekten de birileri su fışkırtır, birileri sopayla dürter, hatta bir başkası acımasız ve hoyrat bir enerjiyle hayvanların birleşim sınırına sopayı indirirdi. Hayatım boyunca insanın, hayvanlara ettiği zülme pek çok kez tanık oldum, bazen isyan ettim, başım belaya girdi, fakat değişmeyen tek şey hayvanlar ve insanların bir arada yaşamak ve hayatta kalmak zorunda olduğuydu. İşte hala şurda zerre kadar yol almamış, anlamsız –onlara ve tabiata göre anlamlı- bir devinim içinde bir şekilde kenetlenmiş şu iki minik canlının bana düşündürdükleri.

“Eh, artık, madem onlar bir işi beceremiyorlar!” diye düşündüm nihai sona giden yolu ya ben açacaktım ya da her neyse gelecek o son ana yine ben sebep olacaktım. Kalorifer peteğinin üstünde duran gazeteyi aldım, hızla yuvarlayıp, uzun, ince bir biçimle, gemici dürbününe dönen gazeteyi, bir kol boyu uzaklıktaki iki yorgun savaşçıya yavaş yavaş yaklaştırdım, bir karış mesafede durdum, hiç tınmadılar bile, sanki başlarından aşağı balmumu dökülmüşte içinde öyle donmuş kalmış gibiydiler, o zaman bir karış daha yaklaşmalıydım, yaklaştım, üç parmak kaldı, hala arkada olan, o ince, çizgi gibi bacaklar üstünde dikilen erkek kara sinek kanatlarını açtı aniden, dişisine kenetlenmiş vaziyette, ondan ayrılmadan uçtu gitti. O anda ya da daha sonra ne oldu, ne kadar zaman öyle, ne zamana kadar beraber uçtular bilinmez ama, bir süre sonsuzluğun hayal penceresinde dalıp gitmişim düşle-gerçeklik arasındaki karanlık yere... 








23 Ekim 2020 Cuma

Palas Pandıras

 Sözlüğü açıyorum. Niyetim ilk gözüme çarpan kelimeleri not etmek.  Sonra? Üstünde düşünmek, sözlükten çektiğim kelimelerle sabah yazılarına devam etmek. “Karga gibi” ilk gözüme çarpan, karşılığında “cılız” yazıyor, yani “zayıf”. Bir de Temel Sözlüğe bakmaya niyetlendim. İki sözlük de Kemal Demiray tarafından hazırlanmış, biri Temel Sözlük öteki Anlamdaşlar Sözlüğü. Temel Sözlük “cılız” için şunları söylüyor : “Çelimsiz, zayıf, (eşan. Güçsüz, kavruk, eneze; karş.an. şişman)  Anlamdaşlar Sözlüğü ne demiş “cılız” için? Bakalım! “Arık, çelimsiz, eneze, kavruk, kuru, lagar (es.) nahif, sıska, zayıf, çöp gibi, kara kuru, karga gibi, maşa gibi” Anlamdaşlar sözlüğünde daha fazla karşılık var. Doğrusu “arık” kelimesini ilk kez duydum, “eneze” ve “lagar” kelimelerini duymuştum. “lagar” kelimesini bir cümle içinde kullanmış olmayı isterdim, sırası gelmişken kullanayım yeri gelmişken: “Lagar bir şahıs palas pandıras kahvenin kapısından içeri girdi.” “palas pandıras” tını bakımından cümlede iyi durdu sanki, “acele, hemen” anlamına geliyor, “palas” kelimesi de “kolay, rahat, zahmetsiz” anlamına geliyor. “pandıras” kelimesi ise baktığım dört sözlükte mevcut değil, internette olabilir,  sonradan bakar hamiş kısmına yazarım.

Bu arada Hulki Aktunç’un Büyük Argo Sözlüğünde “pandıras” kelimesine bakarken “Pangodoz” diye bir kelime gözüme çarptı. Tınısı olan, güneş yüzü görmemiş kelimelerden. “pangodoz” gibi bir kelime arka arkaya tekrar edilse büyülü bir dünyanın kapıları açılır sanki. “hımbıl, sünepe, ayyaş (adam, özellikle ihtiyar) anlamına geliyormuş. Ülkü-Özcan Yalım’ın birlikte hazırladığı sözlükte “akılsız” karşılığı da var.

 Hülasa : “Karga gibi” ile başlayan kelime gezintisi, “eneze, lagar, arık, palas, pangodoz” gibi güneş görmemiş kelimelerle tamamlanmış oldu.

 Hamiş: İnternet arama sonuçlarına göre ilk bakışta “pandıras” kelimesine dair bir şey mevcut değil ama Can Yücel’in aynı adlı sevdiğim bir şiiri mevcut, son söz bu güzel şiirde :



 

14 Ekim 2020 Çarşamba

Hatırlanan

 


“Ben tavan arasındayım sevgilim!” diye bağırdı delikten aşağı doğru. “Eski kitaplar çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.”. Oğuz Atay’ın “Unutulan” öyküsü... Öykü antolojilerinde sıklıkla yer alır. Ara ara karşıma çıkar antoloji karıştırırken “Unutulan” öyküsü, kendini unutturmaz.İlk cümleden kavrar okuru:

 “Ben tavan arasındayım sevgilim!”…

Tavan arasındaki delikten aşağı seslenir. Tanıdık bir yüzdür. Oğuz Atay’dır. Tavan arasında fenerin ışığı gezinir, unutulmuş eski eşyalar kendini gösterir, kilidi paslanmış bir sandık yaşamları, hatıraları saklar sadakatle, mutlu hatırası kaybolmuş kırık bir çerçeve duvara dayalıdır, kitaplar, dergiler, gazeteler sararmış, solmuştur artık, birkaç böcek fenerin ışığıyla kaçışır, bir örümcek ilimik ilmik ördüğü ağlar arasında bir trapezci gibi havada asılı kalır, herşey, bir anda hareketlenir, hatıralar uçuşur. Tavan arasındaki delikten bakan adam, “TADBA” unutulmuş olanları hatırlar. Unutmak, unutulmak, hatırlamak arasında gidip, gelir.

Unutmak insana özgü bir şeydir. Sürekli hatırlar, sürekli unuturuz, hüzünlü bir şeylerin sesi duyulur. İnsan zamanla unutuşun nesnesinden uzaklaşır, hiç yaşanmamıştır sanki.

Kısa yaşantısına dört,beş kitap sığdıran Oğuz Atay’ın edebiyat tarihindeki yerini zaman tayin etmiştir. Oğuz Atay unutulan değil hatırlanan bir yazardır artık. Doğum günlerinde, ölüm günlerinde hatırlar, yadederiz, söyleşiler düzenleriz. Yaşarken baskısını göremediği kitapları bugün sayısız baskıya ulaşmıştır. İz kalmıştır, eski eşyalar gibi unutulmamış hep hatırlanmıştır, hatırlanacaktır da. Bugünleri görseydi neler hissederdi acaba? Belki bulutların üstünden bir yerden buruk bir tebessümle insan kardeşlerinin yeryüzündeki telaşını seyrediyordur kimbilir. Aslolan eserdir elbette. Tutunamayanlar tutunacak bir yer bulmuş kendine, Unutulmayan unutulmayan öyküler arasına girmiş, diğer öyküleri keza. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” diye biter Tutunamayanlar romanı. Edebiyat tarihimizin en meşhur sorusudur. Meraklısı kendince cevaplamıştır herhalde. Doğum günün kutlu olsun sevgili yazar!.. İyi ki yazmışsın!  

 

5 Ekim 2020 Pazartesi

Rast Makamı

 


Aşk tesadüfleri sever. Tesadüf de emek ister, bir arayışı, aramak fiilinin kararlı, arzulu hallerini elzem kılar. Kendiliğindenliği vardır ama yolda ve bende olmayı talep eder. Kendilikte tesadüf “Sanki dünyanın tüm olasılıklarından sıyrılıp gelmiştin oraya.” gibi, ama fazlası, sen de ordan, oralardan geçmişsin, döne, döne geçmişsin, an gelmiş orda olmuşsun orda olduğunu bilmeden. Kim söyleyebilir ki orda olduğunu sana senden başka? Kim bilebilir ki sendeki seni senden başka? Kim hissedebilir ki sendeki seni senden başka? Hiç kimse elbette!..ama sendeki seni ne söyleyebilir, ne bilebilir, ne de hissedebilir olan, sana sendeki seni söylettirebilir, bildirebilir, hissettirebilir. Bir nazar belki, bir başka zaviye belki, bir başka sada belki… Kimbilir!.. Milyonlarca hal ve tesadüf var iken, kimbilir!.. Bana benden, sana senden mada bir mana yok iken, kimbilir! Bendeki benin, sendeki senin ayan olması bir tesadüf ve tamamına erdiğin bir hal, ama tamam olan da yok, “olmak” gailen var ise. Çünkü ancak bir tırtılın kozasını neden ördüğünü bilmediği gibi, bir “olmak” mevkisi de yok. Tırtıl kelebek olacağını, kozayı neden ördüğünü bilmez, sonsuz kere sonsuz iplik ve ilmikle hal-i mevcudunu örer, öre öre mevcudiyetten, namevcuda ve vücuda gelir. Belki, bir nefes boyu, kısacık kanat çırpışlarında, milyonlarca yıldır çırpınan nefeslerin çıkışını bulur. Belki bir dakika… Bir dakikalığına da olsa, aşkın tesadüf etmesi iyi bir şeydir!..

Boyalı Kuş

Jerzy Kosinski Boyalı Kuş’ta bir kuşçudan bahseder kitabın bir yerinde, kuşçu biraz psikopat ve sadisttir, sevgilisi ortalıkta görünm...